Ne yazayım şimdi ben !..

Düşüncelerim bölük pörçük cirit atıyor beynimde,

Fikirlerimin her bir kırıntısı  hücrelerine ayrılıyor...


Dönene dönene geziniyor  ruhumun gölgesi etrafımda,

Neleri harcıyoruz neleri bitiriyoruz, tüketirken,tükeniyoruz

Üç günlük ömre 5 günlük nafakayı yetiremeyip, hiç ölmeyecekmişiz gibi yığınaklar yaptığımızı mı ?

 

Ne yazayım şimdi ben ? Öfff !!

Daralıyorum, kırılıyorum, budanıyorum, bunalıyorum !..

Bir çok şeyden şikayet edip, sonra dönüp şikayet ettiğimiz ne varsa önce bizim baş tacı yaptığımızı mı,

Güvenilirliğimizi hilekarlıkla değiştirip kaybedeli hayli zaman olmuşken, bu halimizi
görmezlikten gelerek, güvenli ve dürüst insanlar bulamadığımızdan
dem vurduğumuzu mu  yazayım ?..

 

Nasıl empatiden yoksun, önyargılı bir toplum olduğumuzu mu,

 

Çare‘biz’ken, nasıl çare’siz’ olduğumuzu mu ,..

 

Dinden imandan çıkmış, vicdanları küle dönmüş, çoluk - çocuk, genç yaşlı, öksüz - yetim, fakir fukara demeden; onca insanın sağlığını, kariyerini, kısacası gelecek hayatını; siyasi, ekonomik, mevkisel… rant uğruna, egoistçe, kendi emellerine kurban verenleri mi yazayım ?..

 

Yoksa, haktan hukuktan bahsedip, kul hakkını nasıl löp diye utanmadan yutanları mı yazayım !..

Ne yazayım şimdi ben ?

Her şey bir tek ve aynı şeydir ve her şey başlangıç noktasına döner aslında diye mi yazayım ?..

 

Şiddet olmadan hiddet olmadan bağırmadan, çağırmadan koy tavrını mı diyeyim,

yoksa;


kimi zaman sussan duyulur kimi zaman haykırsan nafile… diye mi yazayım, ya da bazı şeyler ‘tenkitle olmuyorsa köteği hak eder’ diye mi ?..

 

Kafam karışık, aklım bulanık ne yazayım şimdi ben ?..

 

Sonuç olarak, sıfırın bilmem kaçıncı kuvvetini görme pahasına,

Yazılmışları yazdıklarımla çarpıp, yazılacaklara mı böleyim ?..

 

Hadi söyleyin ne yazayım şimdi ben ?..

 

Haydi 'şimdi' şölene!..

Vakit  gelmiştir artık, gökte hasat zamanı
Bir ay yıldız da sen al, yerdede bayram zamanı.
ister salla elinde, as camına, istersen yapıştır duvarına...

Dosta da düşmana da TÜRK'ün gücünü gösterme zamanı,
Gayrı günlerde kimseye bir şeyleri kanıtlama borcumuz yoktu zira...

Ama şimdi benliğimizden, TÜRK'lüğümüzden,
onurumuzda, evvelimizden, ecdadımızdan,
destanımızdan; Yavuz'dan, süleyman'dan, devralıp koca Fatih'ten ,
Atatürk'le arş-ı alaya çıkan GÜCÜ'müzü, gösterme günü...
Çünkü bugün TÜRK'ün en türk ,
TÜRKİYE'nin ünvan günü, bayram günü, şölen günü...

Hey!!!

29 Ekim Cumhuriyet bayramı ; tüm yurdum insanına, milletimi milleti bilen, bayrağımı baştacı yapan, vatanım için canını siper etmeye bir adım öne çıkan,
tüm Türk halkına, kutlu olsun... 


Çalsın davullar, oynasın tüm halkım, DOST sevinsin,
DÜŞMAN içerlesin...
Allah devletimize, milletimize zeval vermesin...


NOT: Bu yazı yazarlık kriterlerini aşmış olabilir, bu da benim bencillik etme hakkımı kullanma hakkım olsun varsın...

Zira 'Mevzubahis vatan ise, gerisi teferruattır'

Acep kim ki bu aydınlar ?!..

Malum millet olarak meraklıyızdır ithal fikirlere !..

Ondan sebeple de; biz sevişme tekniklerimizi ekseriyetle  ingilizlerden, sofra düzenimizi illa ki fransızlardan.. Damak tadımız değişeliyse hayli zaman oldu zira, pizza bizi İtalyan'laştırırken, revaşta şu an Çin mutfağı var....

Zayıflama şeklimizi, detoks tekniklerimizi ve dolayısı ile beden ölçülerimizi de onlara benzetmeye çalışıp, mendil kadar giysiler tasarlıyoruz bu sebeple...

Alimallah yakında tavuk- kaz misali çatlayıvereceğiz... 
44 beden nire.. 38 beden nire ?..

Avrupa' yı bizden öte, bizden ziyade görerek hep özeniriz ya ? E bildikleri hep bir şey vardır deyip uymaya çalışırız her fırsatta... Malum tüm bunların yanısıra, özgürlük, bireysellik -bencillik-kavramlarıyla, çoluk çocuk yapmayı kesip, köklerini kuruttular. Hoş zaten kendilerine has bir soyları da yoktu ya !

E hadi bakalım; müjdeler olsun  soyumuz kurumak üzere!..

Sonunda Avrupalı bizi de kendilerine benzetti...

Sözüm ona; ardını önünü bilemeyen 'Aydınlara' kanıp, herkes hep bir ağızdan aydın olup 'aydınlandı'.

Efendim kim bakacak bu kadar çocuğa ?..

Önce istikbal lazım... diye diye

Planlama şeklini kendimize uyarlamadan, her zamanki benzeme düsturunu löp diye aldık...

Bakınız elin oğlu 10 demedi 20 demedi doğurdu doğurdu...

Ödediğimiz vergilerle, birtakım burslarla, yardımlarla...bize baktırttı mı doğurduklarını ?

Şimdi o çocuklar öğretmen, doktor ,hakim...değiller mi ?

Yeşil kartsız bir tane dahi fertleri yok !

Onlar ki; okuyanları  içerde, kalanları dışarda , Polise, Askere Vatana, Millete, Bayrağa... taş atanlardır, kur-şun sıkanlardır!.. Geri kalan huzur bozanları daha saymıyorum..

Tırnakları yer tuttu maalesef... Beleşçiliği meslek edindikleri için, sözde hak hukuk diyerek, daha neler talep edecekler neler...

Başbakanın 3 çocuk talebi vardı ya hani ? Bizler yer yerden, aa kim bakacak bu çocuklara sen mi dedik, dedim...

Fakat ben ilk defa bu talebi, aşılması gereken bir takım nüfus planlama zaafiyatları olsa da yerinde görüyorum...

Soyumuz kurumadan eller bele diyorum...

Lütfen bu yazılanı bir düşünün. O'na göre karar verin.  Zira; Yeterince ve gerekenden daha açık yazdığıma inanıyorum...





Bu bir VATAN SEVDALISI mimidir!..

Bir yiğit ki Toroslar’ın sırasından, Amanos’un bağrından kopmuş. Sınırda doğmuş, fakat sınırsız olmuş göğsünün dışında atan kalbindeki, vatan sevdası. çarpan

 

O’na bakınca O’nu dinleyenice O’nu okuyunca bu yurtta böyle yiğitler, böyle yüreği vatan aşkıyla çarpan, canını siper etmiş kahraman TÜRK evlatları, kardeşleri, yiğitleri varken gelmez sırtımız yere be ! Diyor insan…

 

Sanki TÜRK deyince Vatan deyince, Bayrak deyince göğüsleri yırtılıyor bu yiğitlerin. Peygamber ocağından mezunlar ki, Allah inancı, peygamber sevdası güç veriyor iman dolu göğüslerine…

 

Öyle coşkuyla doluyor ki yüreği insanın,  hadi deseler,  hadi diyecekmişsiniz gibi, bayrak elde Allah Allah nidaları atmaya…

 

Kolay mı ? Yiğitlerin harman olduğu bir VATAN burası yok ötesi berisi,

 

Doğurmuş bir ana ki, eli öpülesi,

 

İşte O yiğitlerden birisi,

 

Sevdası Vatan, adı  METEKAN.

 

 

Kısacası bu yiğit, cesur, vakur, kabına sığmayan deli yüreği böyle tanıdım ben.

 

O’na ve nezrindeki tüm gençlere tavsiyem;

 

Şu onlarca yiğit kanı yerdeyken,  kaç askerimin kanı varken ellerinde, madalya takar gibi, yaptıklarını meşru gösterir gibi gelmiş olan, kahramanlar misali karşılanmalarına göz yummasalar da o çapulcu grubuna, temkini elden bırakmadan, kim bizden kim değil ayrımını iyi gözeterek, sağ duyu ile hareket etmeleridir…

 

Sevgili Metekan kardeşimi mimlemiştim. Fakat O, kendisinin yerine, benim Onu yazılarından çıkarımlarımla, tanıyabildiğim kadarı ile yazmamı rica etti, bende seve seve yazdım.

 

Bir eksik bir gedik olduysa, sürçü lisan ettiysekte affola..

 

Türkiye Cumhuriyeti bir bütündür bölünemez gerçeğini unutmayalım, unutturmayalım. Yüce rabbim TÜRK’ü korusun. Amin.

 

 

Geleneğe uyduk bir mim de biz yaktık, pardon yazdık...

Sevgili Ferzan ve mgurdal hocam beni mimlemişlerdi. Bende mimlerine cevaplarımı uzuuun uzuuun verdim:)

Zor bir olaymış vesselam. Neyse ki bitti.

Bu arada bu MİM’i hazırlayan arkadaşlar bana kızmazlarsa, bir şık da ben ekledim…

Efenim, buyurun:

1.   En sevdiğiniz üç çiçek ismi:
 

Krizantem çiçeği (Kasım patı), Beyaz Lale, Gelincik, Leylak

2.    Öncelikleriniz:

Kızım – Eşim - Ailem, Ülkem-Bayrağım, Namusum
Onurum-Şerefim, İşim… ve tabiiki dostlarım

3. Gerçekleşmesini istediğiniz üç hayaliniz:

·İletişim alanında, özellikle iş dünyasına dönük bir kariyer okulu açabilmek.
 (Hiç olmazsa bir kurs
J)

·Yazılarımı geniş kitlelere ulaştırabileceğim bir gazete de yazıyor olmak ve 
 özellikle gençleri aydınlatıcı bir kitap (roman da olabilir) yazmak.

·Şimdilik bir tane olan  yavrumu kimseye muhtaç olmadan, vatanına milletine  
 bağlı, yere sağlam basacak ve kimseye muhtaç olmayacak bir şekilde, hayırlı
 bir dünya insanı olarak yetiştirdiğim o günleri görebilmek…

·Ve 4. şık bana torpil olsunUtanmis Kocaman bahçesi olan dubleks bir ev
 istiyoruuum
J Aslında bir çiftlik te olabilir.. :)

4. En sevdiğiniz ve sevmediğiniz üç huyunuz:

En sevdiğim huylarım:

·Komplekssiz, yerine göre anlayışlı,
 tarafsız ve yine yerine göre paylaşımcı
 oluşum. Genelde haddimi ve
 sınırlarımı biliyor oluşum…

·Kimse bana istemediğim bir şeyi zorla yaptırtamaz,
 şayet ki yaptırtmaya kalkarsa da;
 o kişinin burnundan getiririm…
 (Evet ben bu huyumu seviyorum ne var
Kahkaha

·Bir kere yaptığım her şeyi karşılıksız yaparım. Bir arkadaşımın dediği
 gibi ben ‘organik’ seviciymişim
Masum Yani değer verdiğim sevdiklerim
 için elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışırım…

En sevmediğim huylarım:

·Değer verdiğim birinin beklemediğim bir davranışı karşısında hemen hayal 
 kırıklığına uğrar, alınganlaşır ve yapmış olduğu bu hareketi kolay kolay 
 unutmam. Hatta bir kalemde silebilirim ki, mevcut epey kalabalık
J

·Kolay kolay sinirlenen biri değilim; fakat biriktirip en olmadık zaman ve yerde 
 patlayabilirim. Beni tanıyan kişiler, yüz ifademden haleti ruhiyemi tahmin
 ederek ona göre davrandıkları için pek sorun yaşamazlar; fakat tanımadan  
 damarıma basanların vay haline... (mgürdal hocama sevgiler
J)

·Bazı konularda tahammülsüz ve sabırsız oluşumu, inadım inat tavrımı…


5. Gıcık olduğunuz üç hareket:

·Olduğu gibi görünmeyen ya da göründüğü gibi olmayanlar,

·Çok ve genelde de boş konuşanlar, haddini ve sınırını bilmeyenler…

·Hep banacı, egoist, kompleksli ve ukala kişiler...


6. Bu benim bugüne kadar olan en kara günümdü, dünya başıma yıkıldı ve bir daha ayağa kalkamam diye düşündüğünüz olay...


İşte bu soru geçmiş sancılarımı depreştirdiÜzgün

Heyecanla beklediğim yavrumun doğumunda; narkozdan, sezaryenden, neşter izinden… gibi sebeplerden dolayıdır ki, istemediğim halde maalesef sezaryen ile doğum yapmak zorunda kalmıştım. Akabinde: Narkozdan korktuğum için epidural anestezi yapılmıştı. Ayaklarımdan iğne ile his testi yaptılar hissetmemiştim fakat doktor ilk kesiği atınca bende çığlığı atmıştımJ Tahmin ettiyseniz lokal anestezi tutmamıştı. Sonrasında; narkozla uyutulmuşum uyandırılmışım hiç anlamadım…

Ben heyecanla doktor yürüyün de dikişleriniz kaynasın dediği için yürüyüp duruyordum… Doğum stresinden kurtulmuştum ve şükürler olsun ki, çocuğum sağ salim doğmuştu ne mutlu banaydı…

Velhasıl ertesi gün taburcu edecekleri için doktorlar kontrollerini gerçekleştiriyorlardı. Pansuman için yaram açıldığında; birden doktorun yüzünün bulutlandığını farkettim. Doktor bana birşey demeden, beni öylece bırakıp gitti. Bir süre sonra, yanında başka bir uzman doktor  ile birlikte geldiler...

Ben ise, bekliyordum yüzümde gülümsemem donmuş, endişeli bir halde…

Üzgünüz dedi 2. gelen doktor; maalesef dikişiniz atmış…

Koskoca hasta hane de piyango bana mı vurmuştu yani ?

Evet aynen öyle olmuştu...

Bu da, şu demek oluyordu: Kesiği, ski yöntem ile, yani iğne ile dikeceklerdi ve ben iz kalmasından korktukça, kallavisi beni bulacaktı, belki yine tutmayacaktı vs… hezeyanlarını yaşarken, işte ne olduysa o an oldu ve tam yerinde bir tabir ile sanki hasta hane başıma yıkıldı…

Bu olaydan sonra; bir tanı konamamasına karşın gittiğim çeşitli doktorlar tarafından, ısrarlarıma dayanamayan bir ‘aklı selim’ doktorun, dikişlerimin yanlış kaynamasından dolayı olduğu varsayımlı tanısı neticesinde,  tam 3 ay dik yürüyemedim. Loğusalık sendromu da eklenince bu durumuma, uzun bir süre depresyondan çıkamadım…

Tabii ben bu zehir, zıkkım durumun hiiiç geçmeyeceğini düşünmüştüm ama Allah’a şükürler olsun ki geçti.

İnsanoğlu acıya dayanıklı yaratılmış vesselam… Ben bile bunları yaşayıp atlattıysam, bilemiyorum artık…

Neyse arkadaşlar üfff boğdum siziJ

Biraz uzun oldu gayrı ama, artık kusuruma bakmazsınızUtanmis

Bu arada umarım becerebilmişimdirJ

Peki ben kimleri mimlesem ki şimdi ?

 Hımm tamam.

barıs59
Shirliyazilar
Metekan
Herteldeninceden
Fotoluyorum
Ve sevgili arkadaşım turkkadinlari’nı
mimliyorum.


Herkese bol şans, kolay gelsin... 

DEDİM Kİ;

 
Sırtını ne bir 'dağa' yasla ne de bir 'duvara';

kütlesi ağır, 
hacmi geniş olan hiçbir şeye

hatta...


Bir solukluk duraksaman olursa, yanıbaşındaki

güvenilir bir 'ağaç ' veya 'bilge bir çınar' dışında,


Sırtını ,

cürümün kadar olan sen var ya ?
 

Varsın yaktığın yer kadarı yetsin sanada , 

 

sırtını yaslayacaksan ,

illaki kendine yasla!..

 

 

 

MEDYA KAYBOLAN ÇOCUKLARI BUL !

Nerede bu çocuklar ?..

  En son bayramda kayıplara karıştılar. Çocuktular ve şeker toplamaya çıkmışlardı. Daha önce binlercesi , sırf çocuk olmalarının verdiği sebeple dönüşü olmayan binlerce yoldan kayıp gittiler… Kimdiler ne istiyorlardı bu yavrulardan onları kaçıran caniler, gözü dönmüş haysiyet yoksunu vicdansızlar ?

 Niye bulunamıyor bu çocuklar ? Üstelik bilinen onca illegal  başlık varken… Mesela dilim varmıyor olsa da bunlardan biri de çocuk porno mafyası maalesef ! Uyuşturucu, kapkaç, Organ mafyası sıradaki başlıklardan…

 Kaybolan çocuklar illa ki, bir önemli kişinin çocukları mı olması lazım ? Gerçi önemliler, en önemli şekilde işlerini hallediyorlar !  Anmak istemiyorum fakat medya ‘malum cinayet’ ile ilgili her ne kadar yanlış tutum da sergilemiş olsa zaman, zaman; gerekeni fazlası ile yaptı. Devletin eli ayağı oldu neredeyse, kurumları iş yapmaya zorladı adeta…

 Şimdi bu önemli görevi yadsımamalı ve ellerinden gelenin fazlasını yaparak, korkusuzca konunun üzerine gidip eşeleyip, deşeleyerek, devletin ve kamuoyunun eli ayağı olmalılar.

BUGÜNDE, DÜNYA ÇOCUKLAR GÜNÜNDE; MEDYAYA SESLENİYORUM:

 ‘Nazik ve kopy’ ci sözüm ona gazetecinin yaptığı;  protesto adına sınıfta kalan, fakat kendini transfer ettirmek adına sınıf atlamaya yarayan ‘NİKE’ lı eylemin ve birçok gereksiz haberin peşine düşüp gündem yaratacağınıza, devlet makamları ile el ele verip bu olayı aydınlatın… Göreceksiniz eşeledikçe bu olayların altından  kimler ne hikayeler çıkacak !.. İşte alın size haber o zaman…

 Siz haberin ve haberciliğinizin tadını çıkarırken, hem takdir hem dua alacaksınız. Gerçek kimliğinize kavuşup, oluk oluk  kaybettiğiniz güveni, varil varil geri alacaksınız hem !

O nedenle de BUGÜNE değin birşekilde kaybolmuş, akıbet, bilinmeyen tüm çocukları bulun; Sorumlusu ve suçlusu sizmişsiniz gibi farzederek hemde !..

 Her şeyden öte o ne hallerde oldukları bilinmeyen yavrucaklar kurtulmuş olacak, annelerin babaların yüzleri gülecek…

 Unutmayalım ki; bu çocuklar hepimizin çocukları

 Allah kimseye evlat acısı, hele de kaybı vermesin.

 

Kendimle söyleşiler -1

Bazen insan iç dünyasına yaptığı yolculuklarda, kendisine konferanslar verirken yakalanır ya ?! Ben artık bunları sizlerle paylaşmaya karar verdim. Buyurun:

Düşündüm de, aptalı öyle Oscarlık oynamış, salağa öyle yatmışım ki, az kalsın ben bile inanacaktım ! İnanır mısınız hayır demeyi 35'imde öğrendim, daha yeni yani ! Sonra yine de üzüldüm, aptallıklarını yüzlerine vurmamak için; aptalı oynadığım, salağa yattığım için insanlara. Öylece, kendilerini ‘sandıkları’ gibi  kaldılar zavallılar...

Hatırlar mısınız bir film vardı, banker Bilo hani ? İşte 'O' misali; Sonunda elbirliği ile öldürdüler garibi !..


Ne aptal olduklarını anladılar, ne de benim salak olmadığımı aslında...

Oldu mu dedim kendime ?

Olmadı dedim yine de !

Şimdi ne aptalı oynuyorum, ne salağa yatıyorum,

Niye mi ?
Yazık o insanlara bee!..

 

ÖLÜM SEN NE ZALİMSİN !..

Aslında bugün farklı bir şeyler yazmayı tasarlıyordum. Malum ülke gündemimiz buna müsait, ol sebeple; bize yazı yazmaktan kolay ne ola ki !

 

Fakat uzunca bir süredir görüşemediğim arkadaşımın selamı ile msn’de konuşmaya koyulduk. Hoşbeşten sonra… Karşılıklı serzenişlerde bulunduk araşamıyoruz diye. Kendisi bana arayamamasının sebebini anlatmaya, yani yazmaya başladı:

 

Uzun bir süredir, düğün için İstanbul da bulunduğu sırada, bulunduğu mekanda kayıp düşerek   hasta hanelik olan kayınvalidesinden bahsetmeye başladı…

 

Düştüğü için götürdüğümüz hasta haneden bir ciğerinin çalışmadığını öğrendik,

Düşmeye ciğerinin de çalışmaması eklenince 75 günlük koma süreci başladı…

 

Aile fertleri sıra ile sürekli İstanbul’a gidip geliyorduk bu süre boyunca,

 

Evet yatana da, bakana da zor bir süreçtir dedim,

 

Bu süre zarfında hem soluk alması için hem de beslenmesi için en son boğazı delindi dedi.

 

Tam ben ee şimdi nasıl iyileşti mi diye soracakken !

 

Arkadaşım benden önce davranıp 1 ay önce de kaybettik dedi. Daha öncede düşmüştü ama bu kez atlatamadı diye de ekledi…

 

Kayınvalidesi 75 yaşındaydı fakat o kendisini 30 yaşında hissederdi en fazla… Çok dirayetli bir kadın olmasının yanında, kendisine gayet iyi bakmış ve tabiri caizse; oldukça da ‘asortik’ 
sayılırdı.  Hayat dolu bir kadındı. Benim kayınvalidem gibi de bir asker eşi idi…

 

O nedenle de ben; şükür ki şimdi iyi demesini beklerken, o birden öldü deyince bir garip oldum. Bu yazıyı yazmaya da konuşmamız bittikten sonra allak bullak olmuş halimle karar verdim…

 

Oysa diye geçirdim içimden; nedenli vehmederek mahvediyoruz hayatımızı…

 

Eşi çok üzgünmüş. Öyle ya ne olduysa o’na oldu. Eşini kaybetmenin verdiği acıya birde yaşlılık eklenince çok dokunmuştur kendisine… Kendisine allahtan sabır dilerim. Kolay değil, hele bu yaşta çok zor olsa eşin, yareninin kaybı… Hele de bir erkek için oldukça zordur.

 

Biz kadınlar değişik yaratılmışız vesselam. Neyse şimdi yeri değil...

 

Zaman içinde kırılırız, alınırız, üzülür ve üzeriz… Kah isteyerek kah istemeyerek..

 

Fakat ölünce siliniyoruz bu dünya üzerinden, her şey beynimizin menfezlerinde keşke pareleri ile inliyor fakat,

 

Kim öldürebilmiş ki ölümü, kim dönebilmiş ki pişmanlıklarını tamir edebilmek  için, kalp kırıklıkları ile geride bıraktıklarının  gönül atölyesine ? ya da kim ölene seni üzdüğüm ve kırdığım her şey için beni affet diyebilmiş ki, bağışlandığını bilerek ?

 

Her ne kadar ‘inancımıza mütekabil’, ölümden sonra da  bu dünya ile bağımız sürmekte ise de !

 

 

O halde neden birbirimizi kırıyoruz, üzüyoruz… Birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmektense, neden sınırlarımızı zorluyoruz ?

 

Karşımızdakini değiştireceğimize neden önce kendimizi değiştirmiyoruz ?

 

Bunun tek sebebi şu mudur; Önce karşımdaki yapsın ha !

 

İnsan olmamızın dayanılmaz ‘ayniliğini’ kendimizi törpülememeye devam ettiğimiz sürece, değişimi getiren  tüm yy.larda yaşamımız olduğu gibi kalmaya mahkumdur maalesef… İster teknoloji çağı olsun, ister uzay çağı, ister ilim-bilim ne olursa olsun…

 

Ki her değişen yy.ın insanları bu denli değiştirip, yabancılaştırdığını,her geçen gün  anlamsızlaştırdığını varsayarsak !..

 

‘O halde ya akıl başa, ya cehalet leşe…’

 

Bu yazımı yazmama vesile olan Ayten teyzeye Allah’tan rahmet, başta değerli eşi olmak üzere tüm Büyükdiri ailesine sabır ve başsağlığı diliyorum…

 

Allah rahmet eylesin.


Vivaldi - Spring - Funny bloopers are a click away