TEK FARKIMIZ ETNİK KÖKENİMİZ, BİZ DE TÜRKÜZ.

LAZIM, ÇERKEZİM, KÜRDÜM, ERMENİYİM, ARNAVUTUM... AMA BÖLÜCÜ DEĞİLİM ! Farklı etnik kökenli TÜRK'ÜM


 

Bu etkinlik, farklı etnik kökene sahip olmakla birlikte; Türkiye Cumhuriyetini anayurt kabul etmiş, Türk gibi düşünen, yaşayan, gerektiğinde savunan, geçmişini geçmişi, geleceğini geleceği kabul eden, günahları ile sevapları ile, geçmişi içine sindirebilmiş, o devre ait olan hiç bir şeyi sorgulamadan hataları deşmenin anlamsızlığını bilen, köstek değil, destek olan, bir bayrak altında özgürce çalışan, üreten... güçlü bir TÜrkiye için çabalayanların katılımına açılmış bir etkinliktir..

Bu ülkeyi saçma sapan eylemler ile bölmeye kimsenin hakkı yoktur.. Birileri sigaya gelip, aklı selimiğe davet etmelidir herkesi.. Herkes bir adım geri dursun bakalım hele!

Biz sizleri böyle kabul ettik ki; kız aldık kız verdik, Turgut Özal hala en değer verdiğimiz devlet adamlarımızın başında gelir ve Kürt'tür, Hikmet çetin ile hala övünüyoruz(Afganistandaki NATO sivil temsilciliği görevinden dolayı)... Halhazırda Abdülkadir Aksu japonyadan transfer bir bakanımız değildir ki, 80 li yılların, emniyet müdürü ve Gaziantep valisidir...

Dahası;

Mahsun Kırmızı gül'ü bağrımıza basmadık mı, Küçük Emrah'ı Ceylan'ı... büyütmedik mi? O dağlara söyledi Türkülerini hesapsızca, ama biz olsun dedik, aşka çevirdik herbir satırını dinlerken, duymamazlıktan gelmedik mi Ahmet Kaya'ı ? Yılmaz Erdoğan'a yıllardır gülen kim, Anadolu ateşiyle Mustafa Erdoğan'ı ayakta alkışlayan biz değilmiyiz ? Volkan konak'la hüzünlü gözlerimizi silerken,Süreyya Davulcuoğlu'yla coşup horon tepmedik mi ? Zeynep başkan, Erkan Can, Tanju Gürsu...

Osman Yağmurdereli öldüğünde ağlamadıkmı salya sümük ? Nubar Terziyanla ağlamadık mı, Nilgün Belgünle gülmüyoruz mu hala... Daha kimler, kimler...

Bundan ala hak, bundan ala özgürlük mü var ? Hep birlikte ağlayıp, hep birlikte gülerken, kimin kime daha fazla hakkı geçmiş olabilir, bir düşünün ! Elinizi vicdanınıza koyup düşünün.. Şapkanızı önünüze alarak düşünün... Serbestsiniz nasıl isterseniz öyle düşünün ama hak yemeden..

İllaki bir hak varsa, yıllardır toprak reformu yapmayan, yaptırtmayan toprak ağalarınıza sorun, aşiret ağalarınıza... Sizlere marabalıktan gayrı ölçü biçmeyen aşiret ağalarınızdadır hakkınız...

Örneğin 7 köyün sahibi olan, kapatılan PKK'nın kolu DTP'nin eş başkanı pek sayın Ahmet Türk'ten isteyin hakkınızı mesela.. Bakalım saçma sapan, olmayan bir hak uğruna sokaklara döktüğü, akıllarını çeldiği, geleceğinizi mahvettiği, el açtırtmaya alıştırttığı, beleşçiliğe soyundurttuğu sizlere bir topan toprak verir mi ?..

Buyurun şimdi bu etkinlik sizlerin, yazın, çizin paylaşın...


Bize bir şey olmazdı, bir şey oldu, her şey oldu!..

 

Biz ki taa eskiden, en eskiden, atadan, dededen yani ezelden…

 

Boy boylatanı, soy soylatanı söyleyen Dedem Korkut’tan,

 

Fuzili’nin gazelinden, Mevlana’nın mesnevisinden, Yunus’tan, karaca oğlan’dan..,

 

Öğrenirdik daha kör enikken..,

 

Adı globalleşmemiş, kurumsallaşıp, etiketi konup, ambalajlanmamışken..,

 

Bizden bedavaya ‘alınıp’ bize ‘pahalıya’ satılmamışken..,

 

Dünya ne olduğunu dahi henüz keşfetmemişken,

 

Biz ki; bu yönlerimizle, ne savaşlar kazandık, ne ülkeler fethettik, yayıldık, yayıldık…

 

Sonra bir gün yanıldık, ‘yanıltıldık..,’

 

Tüm öz güvenimizle, özgüvensiz bir hale getirildik ki; kendimizi küçümsedik…

 

Bize bir şey olmazmış hıh dedik ! Bakın dünya bu işi böyle yapıyor.. Biz bu ürünü,

bu düşünceyi, o paneli, bu öngörüyü, şu elbiseyi, öbür ilacı… diye, diye ordan, oraya  koşuşturup, türlü taktikleri filelerimize ‘boş, boş’ doldururken…,

 

BİZE BİRŞEY OLMAZ OLUMLAMAMIZDAN sıyrılıp BOŞ ÇUVALA döndük…

 

Sonra ?..

 

Sonra: Bizim beğenmeyip kenara ittiğimiz olumlamamızı, bize ‘POZİTİF’ düşünce olarak etiketleyip, tescilini de ekleyip, türlü, türlü ambalajlarda sattılar, satıyorlar…

 

Bize bir şey olmaz idi, sonra öyle bir şey oldu ki; bize de bir şey oluyor artık , hem de tekbir şeyle kalmıyor, böyle gidersek, kendimizden uzaklaşırsak çok şeyler olacak bize…

 

Nerede kaldı Türk milletinin kendisine güveni, hoşgörüsü, mantığı, zekası, doğuştan gelen demokrasi anlayışı, bağımsızlığına düşkünlüğü, ileri görüşlülüğü, kadirşinaslığı, olayları kestirişi, onuru, gururu…

 

Yada sadece izinden gitmeyi, iz sürmekle karıştırıp her defasında tosladığımız, Anıttepe’de ki o güzide kabir de yatan, ATATÜRK’ün dediği gibi;

 

"Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir...  sözleri nerede kaldı mı desem ?..


Anne olmak her şeye kadirmidir ?


Fiziksel olarak biraz rahatsızım. Sıradan, 'bizim' soğukalgınlığından, sorun değil geçecek inşallah ! Hastalık geçer de; akşamdan beri, okuduğum kahrolası bir haber yüzünden ruhum hastalandı, yaralandı bir anne olarak, vicdan sahibi bir insan olarak... Ne yapsam geçiremiyorum ruh dönüklüğümü...

Okumuş olduğum ve belki okumuş olduğunuz, o kahrolası haber maalesef şöyle: Amerika da bir anne (biyolojik cani) Çocuğunun önce kaybolduğunu polise bildiriyor, polisler kadının ifadesinden şüphelenince, kadın; 5 yaşındaki o masum yavruyu pedefoli çetesine sattığını kabul ediyor...

Ruhumu derin yaralayan ve beynimi kemiren olayın hayali seneryosu ise şu cümleyle coştu ! Polis bir otelin güvenlik kamerasında 'çocuğun bir adam tarafından odaya götürüldüğü' görüntülerine ulaştı... cümlesinden başkası değildi...

Adam yakalanmış ama çocuktan haber yok ! Olsa ne olur bundan sonra..

Ve bu cani, vicdansız kadın polisle işbirliğinden de kaçınmış...

Ben bu pedefoli manyaklarını anlayamıyorum, bu nasıl bir sapıklıktır yarabbi !

Bu bir kılıf sadece böylelerini elektrikli sandalyede, süngeri ıslatmadan idam etmeliki, acı çeke çeke geberip kül olsunlar.. Sadece onlar mı ? Bu gibi biyolojik kadınları da testerenin kör tarafıyla doğramalı..

Belliki, 'malum' yolun yolcusu, kısırlaştırılmalarında ne sakınca var ?

Gerçekten ruhumun derinleri sızlıyor, bu yazıyı yazarken nasıl kıvrandığımı anlatamam...

Şimdi soruyorum herkese: Anne olmak her şeye kadir mi ? Ya da her dişi anne olmayı hak etmeli mi ?

 



 

Ne yazayım şimdi ben !..

Düşüncelerim bölük pörçük cirit atıyor beynimde,

Fikirlerimin her bir kırıntısı  hücrelerine ayrılıyor...


Dönene dönene geziniyor  ruhumun gölgesi etrafımda,

Neleri harcıyoruz neleri bitiriyoruz, tüketirken,tükeniyoruz

Üç günlük ömre 5 günlük nafakayı yetiremeyip, hiç ölmeyecekmişiz gibi yığınaklar yaptığımızı mı ?

 

Ne yazayım şimdi ben ? Öfff !!

Daralıyorum, kırılıyorum, budanıyorum, bunalıyorum !..

Bir çok şeyden şikayet edip, sonra dönüp şikayet ettiğimiz ne varsa önce bizim baş tacı yaptığımızı mı,

Güvenilirliğimizi hilekarlıkla değiştirip kaybedeli hayli zaman olmuşken, bu halimizi
görmezlikten gelerek, güvenli ve dürüst insanlar bulamadığımızdan
dem vurduğumuzu mu  yazayım ?..

 

Nasıl empatiden yoksun, önyargılı bir toplum olduğumuzu mu,

 

Çare‘biz’ken, nasıl çare’siz’ olduğumuzu mu ,..

 

Dinden imandan çıkmış, vicdanları küle dönmüş, çoluk - çocuk, genç yaşlı, öksüz - yetim, fakir fukara demeden; onca insanın sağlığını, kariyerini, kısacası gelecek hayatını; siyasi, ekonomik, mevkisel… rant uğruna, egoistçe, kendi emellerine kurban verenleri mi yazayım ?..

 

Yoksa, haktan hukuktan bahsedip, kul hakkını nasıl löp diye utanmadan yutanları mı yazayım !..

Ne yazayım şimdi ben ?

Her şey bir tek ve aynı şeydir ve her şey başlangıç noktasına döner aslında diye mi yazayım ?..

 

Şiddet olmadan hiddet olmadan bağırmadan, çağırmadan koy tavrını mı diyeyim,

yoksa;


kimi zaman sussan duyulur kimi zaman haykırsan nafile… diye mi yazayım, ya da bazı şeyler ‘tenkitle olmuyorsa köteği hak eder’ diye mi ?..

 

Kafam karışık, aklım bulanık ne yazayım şimdi ben ?..

 

Sonuç olarak, sıfırın bilmem kaçıncı kuvvetini görme pahasına,

Yazılmışları yazdıklarımla çarpıp, yazılacaklara mı böleyim ?..

 

Hadi söyleyin ne yazayım şimdi ben ?..

 

Haydi 'şimdi' şölene!..

Vakit  gelmiştir artık, gökte hasat zamanı
Bir ay yıldız da sen al, yerdede bayram zamanı.
ister salla elinde, as camına, istersen yapıştır duvarına...

Dosta da düşmana da TÜRK'ün gücünü gösterme zamanı,
Gayrı günlerde kimseye bir şeyleri kanıtlama borcumuz yoktu zira...

Ama şimdi benliğimizden, TÜRK'lüğümüzden,
onurumuzda, evvelimizden, ecdadımızdan,
destanımızdan; Yavuz'dan, süleyman'dan, devralıp koca Fatih'ten ,
Atatürk'le arş-ı alaya çıkan GÜCÜ'müzü, gösterme günü...
Çünkü bugün TÜRK'ün en türk ,
TÜRKİYE'nin ünvan günü, bayram günü, şölen günü...

Hey!!!

29 Ekim Cumhuriyet bayramı ; tüm yurdum insanına, milletimi milleti bilen, bayrağımı baştacı yapan, vatanım için canını siper etmeye bir adım öne çıkan,
tüm Türk halkına, kutlu olsun... 


Çalsın davullar, oynasın tüm halkım, DOST sevinsin,
DÜŞMAN içerlesin...
Allah devletimize, milletimize zeval vermesin...


NOT: Bu yazı yazarlık kriterlerini aşmış olabilir, bu da benim bencillik etme hakkımı kullanma hakkım olsun varsın...

Zira 'Mevzubahis vatan ise, gerisi teferruattır'

Acep kim ki bu aydınlar ?!..

Malum millet olarak meraklıyızdır ithal fikirlere !..

Ondan sebeple de; biz sevişme tekniklerimizi ekseriyetle  ingilizlerden, sofra düzenimizi illa ki fransızlardan.. Damak tadımız değişeliyse hayli zaman oldu zira, pizza bizi İtalyan'laştırırken, revaşta şu an Çin mutfağı var....

Zayıflama şeklimizi, detoks tekniklerimizi ve dolayısı ile beden ölçülerimizi de onlara benzetmeye çalışıp, mendil kadar giysiler tasarlıyoruz bu sebeple...

Alimallah yakında tavuk- kaz misali çatlayıvereceğiz... 
44 beden nire.. 38 beden nire ?..

Avrupa' yı bizden öte, bizden ziyade görerek hep özeniriz ya ? E bildikleri hep bir şey vardır deyip uymaya çalışırız her fırsatta... Malum tüm bunların yanısıra, özgürlük, bireysellik -bencillik-kavramlarıyla, çoluk çocuk yapmayı kesip, köklerini kuruttular. Hoş zaten kendilerine has bir soyları da yoktu ya !

E hadi bakalım; müjdeler olsun  soyumuz kurumak üzere!..

Sonunda Avrupalı bizi de kendilerine benzetti...

Sözüm ona; ardını önünü bilemeyen 'Aydınlara' kanıp, herkes hep bir ağızdan aydın olup 'aydınlandı'.

Efendim kim bakacak bu kadar çocuğa ?..

Önce istikbal lazım... diye diye

Planlama şeklini kendimize uyarlamadan, her zamanki benzeme düsturunu löp diye aldık...

Bakınız elin oğlu 10 demedi 20 demedi doğurdu doğurdu...

Ödediğimiz vergilerle, birtakım burslarla, yardımlarla...bize baktırttı mı doğurduklarını ?

Şimdi o çocuklar öğretmen, doktor ,hakim...değiller mi ?

Yeşil kartsız bir tane dahi fertleri yok !

Onlar ki; okuyanları  içerde, kalanları dışarda , Polise, Askere Vatana, Millete, Bayrağa... taş atanlardır, kur-şun sıkanlardır!.. Geri kalan huzur bozanları daha saymıyorum..

Tırnakları yer tuttu maalesef... Beleşçiliği meslek edindikleri için, sözde hak hukuk diyerek, daha neler talep edecekler neler...

Başbakanın 3 çocuk talebi vardı ya hani ? Bizler yer yerden, aa kim bakacak bu çocuklara sen mi dedik, dedim...

Fakat ben ilk defa bu talebi, aşılması gereken bir takım nüfus planlama zaafiyatları olsa da yerinde görüyorum...

Soyumuz kurumadan eller bele diyorum...

Lütfen bu yazılanı bir düşünün. O'na göre karar verin.  Zira; Yeterince ve gerekenden daha açık yazdığıma inanıyorum...





Bu bir VATAN SEVDALISI mimidir!..

Bir yiğit ki Toroslar’ın sırasından, Amanos’un bağrından kopmuş. Sınırda doğmuş, fakat sınırsız olmuş göğsünün dışında atan kalbindeki, vatan sevdası. çarpan

 

O’na bakınca O’nu dinleyenice O’nu okuyunca bu yurtta böyle yiğitler, böyle yüreği vatan aşkıyla çarpan, canını siper etmiş kahraman TÜRK evlatları, kardeşleri, yiğitleri varken gelmez sırtımız yere be ! Diyor insan…

 

Sanki TÜRK deyince Vatan deyince, Bayrak deyince göğüsleri yırtılıyor bu yiğitlerin. Peygamber ocağından mezunlar ki, Allah inancı, peygamber sevdası güç veriyor iman dolu göğüslerine…

 

Öyle coşkuyla doluyor ki yüreği insanın,  hadi deseler,  hadi diyecekmişsiniz gibi, bayrak elde Allah Allah nidaları atmaya…

 

Kolay mı ? Yiğitlerin harman olduğu bir VATAN burası yok ötesi berisi,

 

Doğurmuş bir ana ki, eli öpülesi,

 

İşte O yiğitlerden birisi,

 

Sevdası Vatan, adı  METEKAN.

 

 

Kısacası bu yiğit, cesur, vakur, kabına sığmayan deli yüreği böyle tanıdım ben.

 

O’na ve nezrindeki tüm gençlere tavsiyem;

 

Şu onlarca yiğit kanı yerdeyken,  kaç askerimin kanı varken ellerinde, madalya takar gibi, yaptıklarını meşru gösterir gibi gelmiş olan, kahramanlar misali karşılanmalarına göz yummasalar da o çapulcu grubuna, temkini elden bırakmadan, kim bizden kim değil ayrımını iyi gözeterek, sağ duyu ile hareket etmeleridir…

 

Sevgili Metekan kardeşimi mimlemiştim. Fakat O, kendisinin yerine, benim Onu yazılarından çıkarımlarımla, tanıyabildiğim kadarı ile yazmamı rica etti, bende seve seve yazdım.

 

Bir eksik bir gedik olduysa, sürçü lisan ettiysekte affola..

 

Türkiye Cumhuriyeti bir bütündür bölünemez gerçeğini unutmayalım, unutturmayalım. Yüce rabbim TÜRK’ü korusun. Amin.

 

 

Geleneğe uyduk bir mim de biz yaktık, pardon yazdık...

Sevgili Ferzan ve mgurdal hocam beni mimlemişlerdi. Bende mimlerine cevaplarımı uzuuun uzuuun verdim:)

Zor bir olaymış vesselam. Neyse ki bitti.

Bu arada bu MİM’i hazırlayan arkadaşlar bana kızmazlarsa, bir şık da ben ekledim…

Efenim, buyurun:

1.   En sevdiğiniz üç çiçek ismi:
 

Krizantem çiçeği (Kasım patı), Beyaz Lale, Gelincik, Leylak

2.    Öncelikleriniz:

Kızım – Eşim - Ailem, Ülkem-Bayrağım, Namusum
Onurum-Şerefim, İşim… ve tabiiki dostlarım

3. Gerçekleşmesini istediğiniz üç hayaliniz:

·İletişim alanında, özellikle iş dünyasına dönük bir kariyer okulu açabilmek.
 (Hiç olmazsa bir kurs
J)

·Yazılarımı geniş kitlelere ulaştırabileceğim bir gazete de yazıyor olmak ve 
 özellikle gençleri aydınlatıcı bir kitap (roman da olabilir) yazmak.

·Şimdilik bir tane olan  yavrumu kimseye muhtaç olmadan, vatanına milletine  
 bağlı, yere sağlam basacak ve kimseye muhtaç olmayacak bir şekilde, hayırlı
 bir dünya insanı olarak yetiştirdiğim o günleri görebilmek…

·Ve 4. şık bana torpil olsunUtanmis Kocaman bahçesi olan dubleks bir ev
 istiyoruuum
J Aslında bir çiftlik te olabilir.. :)

4. En sevdiğiniz ve sevmediğiniz üç huyunuz:

En sevdiğim huylarım:

·Komplekssiz, yerine göre anlayışlı,
 tarafsız ve yine yerine göre paylaşımcı
 oluşum. Genelde haddimi ve
 sınırlarımı biliyor oluşum…

·Kimse bana istemediğim bir şeyi zorla yaptırtamaz,
 şayet ki yaptırtmaya kalkarsa da;
 o kişinin burnundan getiririm…
 (Evet ben bu huyumu seviyorum ne var
Kahkaha

·Bir kere yaptığım her şeyi karşılıksız yaparım. Bir arkadaşımın dediği
 gibi ben ‘organik’ seviciymişim
Masum Yani değer verdiğim sevdiklerim
 için elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışırım…

En sevmediğim huylarım:

·Değer verdiğim birinin beklemediğim bir davranışı karşısında hemen hayal 
 kırıklığına uğrar, alınganlaşır ve yapmış olduğu bu hareketi kolay kolay 
 unutmam. Hatta bir kalemde silebilirim ki, mevcut epey kalabalık
J

·Kolay kolay sinirlenen biri değilim; fakat biriktirip en olmadık zaman ve yerde 
 patlayabilirim. Beni tanıyan kişiler, yüz ifademden haleti ruhiyemi tahmin
 ederek ona göre davrandıkları için pek sorun yaşamazlar; fakat tanımadan  
 damarıma basanların vay haline... (mgürdal hocama sevgiler
J)

·Bazı konularda tahammülsüz ve sabırsız oluşumu, inadım inat tavrımı…


5. Gıcık olduğunuz üç hareket:

·Olduğu gibi görünmeyen ya da göründüğü gibi olmayanlar,

·Çok ve genelde de boş konuşanlar, haddini ve sınırını bilmeyenler…

·Hep banacı, egoist, kompleksli ve ukala kişiler...


6. Bu benim bugüne kadar olan en kara günümdü, dünya başıma yıkıldı ve bir daha ayağa kalkamam diye düşündüğünüz olay...


İşte bu soru geçmiş sancılarımı depreştirdiÜzgün

Heyecanla beklediğim yavrumun doğumunda; narkozdan, sezaryenden, neşter izinden… gibi sebeplerden dolayıdır ki, istemediğim halde maalesef sezaryen ile doğum yapmak zorunda kalmıştım. Akabinde: Narkozdan korktuğum için epidural anestezi yapılmıştı. Ayaklarımdan iğne ile his testi yaptılar hissetmemiştim fakat doktor ilk kesiği atınca bende çığlığı atmıştımJ Tahmin ettiyseniz lokal anestezi tutmamıştı. Sonrasında; narkozla uyutulmuşum uyandırılmışım hiç anlamadım…

Ben heyecanla doktor yürüyün de dikişleriniz kaynasın dediği için yürüyüp duruyordum… Doğum stresinden kurtulmuştum ve şükürler olsun ki, çocuğum sağ salim doğmuştu ne mutlu banaydı…

Velhasıl ertesi gün taburcu edecekleri için doktorlar kontrollerini gerçekleştiriyorlardı. Pansuman için yaram açıldığında; birden doktorun yüzünün bulutlandığını farkettim. Doktor bana birşey demeden, beni öylece bırakıp gitti. Bir süre sonra, yanında başka bir uzman doktor  ile birlikte geldiler...

Ben ise, bekliyordum yüzümde gülümsemem donmuş, endişeli bir halde…

Üzgünüz dedi 2. gelen doktor; maalesef dikişiniz atmış…

Koskoca hasta hane de piyango bana mı vurmuştu yani ?

Evet aynen öyle olmuştu...

Bu da, şu demek oluyordu: Kesiği, ski yöntem ile, yani iğne ile dikeceklerdi ve ben iz kalmasından korktukça, kallavisi beni bulacaktı, belki yine tutmayacaktı vs… hezeyanlarını yaşarken, işte ne olduysa o an oldu ve tam yerinde bir tabir ile sanki hasta hane başıma yıkıldı…

Bu olaydan sonra; bir tanı konamamasına karşın gittiğim çeşitli doktorlar tarafından, ısrarlarıma dayanamayan bir ‘aklı selim’ doktorun, dikişlerimin yanlış kaynamasından dolayı olduğu varsayımlı tanısı neticesinde,  tam 3 ay dik yürüyemedim. Loğusalık sendromu da eklenince bu durumuma, uzun bir süre depresyondan çıkamadım…

Tabii ben bu zehir, zıkkım durumun hiiiç geçmeyeceğini düşünmüştüm ama Allah’a şükürler olsun ki geçti.

İnsanoğlu acıya dayanıklı yaratılmış vesselam… Ben bile bunları yaşayıp atlattıysam, bilemiyorum artık…

Neyse arkadaşlar üfff boğdum siziJ

Biraz uzun oldu gayrı ama, artık kusuruma bakmazsınızUtanmis

Bu arada umarım becerebilmişimdirJ

Peki ben kimleri mimlesem ki şimdi ?

 Hımm tamam.

barıs59
Shirliyazilar
Metekan
Herteldeninceden
Fotoluyorum
Ve sevgili arkadaşım turkkadinlari’nı
mimliyorum.


Herkese bol şans, kolay gelsin... 

DEDİM Kİ;

 
Sırtını ne bir 'dağa' yasla ne de bir 'duvara';

kütlesi ağır, 
hacmi geniş olan hiçbir şeye

hatta...


Bir solukluk duraksaman olursa, yanıbaşındaki

güvenilir bir 'ağaç ' veya 'bilge bir çınar' dışında,


Sırtını ,

cürümün kadar olan sen var ya ?
 

Varsın yaktığın yer kadarı yetsin sanada , 

 

sırtını yaslayacaksan ,

illaki kendine yasla!..

 

 

 

MEDYA KAYBOLAN ÇOCUKLARI BUL !

Nerede bu çocuklar ?..

  En son bayramda kayıplara karıştılar. Çocuktular ve şeker toplamaya çıkmışlardı. Daha önce binlercesi , sırf çocuk olmalarının verdiği sebeple dönüşü olmayan binlerce yoldan kayıp gittiler… Kimdiler ne istiyorlardı bu yavrulardan onları kaçıran caniler, gözü dönmüş haysiyet yoksunu vicdansızlar ?

 Niye bulunamıyor bu çocuklar ? Üstelik bilinen onca illegal  başlık varken… Mesela dilim varmıyor olsa da bunlardan biri de çocuk porno mafyası maalesef ! Uyuşturucu, kapkaç, Organ mafyası sıradaki başlıklardan…

 Kaybolan çocuklar illa ki, bir önemli kişinin çocukları mı olması lazım ? Gerçi önemliler, en önemli şekilde işlerini hallediyorlar !  Anmak istemiyorum fakat medya ‘malum cinayet’ ile ilgili her ne kadar yanlış tutum da sergilemiş olsa zaman, zaman; gerekeni fazlası ile yaptı. Devletin eli ayağı oldu neredeyse, kurumları iş yapmaya zorladı adeta…

 Şimdi bu önemli görevi yadsımamalı ve ellerinden gelenin fazlasını yaparak, korkusuzca konunun üzerine gidip eşeleyip, deşeleyerek, devletin ve kamuoyunun eli ayağı olmalılar.

BUGÜNDE, DÜNYA ÇOCUKLAR GÜNÜNDE; MEDYAYA SESLENİYORUM:

 ‘Nazik ve kopy’ ci sözüm ona gazetecinin yaptığı;  protesto adına sınıfta kalan, fakat kendini transfer ettirmek adına sınıf atlamaya yarayan ‘NİKE’ lı eylemin ve birçok gereksiz haberin peşine düşüp gündem yaratacağınıza, devlet makamları ile el ele verip bu olayı aydınlatın… Göreceksiniz eşeledikçe bu olayların altından  kimler ne hikayeler çıkacak !.. İşte alın size haber o zaman…

 Siz haberin ve haberciliğinizin tadını çıkarırken, hem takdir hem dua alacaksınız. Gerçek kimliğinize kavuşup, oluk oluk  kaybettiğiniz güveni, varil varil geri alacaksınız hem !

O nedenle de BUGÜNE değin birşekilde kaybolmuş, akıbet, bilinmeyen tüm çocukları bulun; Sorumlusu ve suçlusu sizmişsiniz gibi farzederek hemde !..

 Her şeyden öte o ne hallerde oldukları bilinmeyen yavrucaklar kurtulmuş olacak, annelerin babaların yüzleri gülecek…

 Unutmayalım ki; bu çocuklar hepimizin çocukları

 Allah kimseye evlat acısı, hele de kaybı vermesin.

 

Kendimle söyleşiler -1

Bazen insan iç dünyasına yaptığı yolculuklarda, kendisine konferanslar verirken yakalanır ya ?! Ben artık bunları sizlerle paylaşmaya karar verdim. Buyurun:

Düşündüm de, aptalı öyle Oscarlık oynamış, salağa öyle yatmışım ki, az kalsın ben bile inanacaktım ! İnanır mısınız hayır demeyi 35'imde öğrendim, daha yeni yani ! Sonra yine de üzüldüm, aptallıklarını yüzlerine vurmamak için; aptalı oynadığım, salağa yattığım için insanlara. Öylece, kendilerini ‘sandıkları’ gibi  kaldılar zavallılar...

Hatırlar mısınız bir film vardı, banker Bilo hani ? İşte 'O' misali; Sonunda elbirliği ile öldürdüler garibi !..


Ne aptal olduklarını anladılar, ne de benim salak olmadığımı aslında...

Oldu mu dedim kendime ?

Olmadı dedim yine de !

Şimdi ne aptalı oynuyorum, ne salağa yatıyorum,

Niye mi ?
Yazık o insanlara bee!..

 

ÖLÜM SEN NE ZALİMSİN !..

Aslında bugün farklı bir şeyler yazmayı tasarlıyordum. Malum ülke gündemimiz buna müsait, ol sebeple; bize yazı yazmaktan kolay ne ola ki !

 

Fakat uzunca bir süredir görüşemediğim arkadaşımın selamı ile msn’de konuşmaya koyulduk. Hoşbeşten sonra… Karşılıklı serzenişlerde bulunduk araşamıyoruz diye. Kendisi bana arayamamasının sebebini anlatmaya, yani yazmaya başladı:

 

Uzun bir süredir, düğün için İstanbul da bulunduğu sırada, bulunduğu mekanda kayıp düşerek   hasta hanelik olan kayınvalidesinden bahsetmeye başladı…

 

Düştüğü için götürdüğümüz hasta haneden bir ciğerinin çalışmadığını öğrendik,

Düşmeye ciğerinin de çalışmaması eklenince 75 günlük koma süreci başladı…

 

Aile fertleri sıra ile sürekli İstanbul’a gidip geliyorduk bu süre boyunca,

 

Evet yatana da, bakana da zor bir süreçtir dedim,

 

Bu süre zarfında hem soluk alması için hem de beslenmesi için en son boğazı delindi dedi.

 

Tam ben ee şimdi nasıl iyileşti mi diye soracakken !

 

Arkadaşım benden önce davranıp 1 ay önce de kaybettik dedi. Daha öncede düşmüştü ama bu kez atlatamadı diye de ekledi…

 

Kayınvalidesi 75 yaşındaydı fakat o kendisini 30 yaşında hissederdi en fazla… Çok dirayetli bir kadın olmasının yanında, kendisine gayet iyi bakmış ve tabiri caizse; oldukça da ‘asortik’ 
sayılırdı.  Hayat dolu bir kadındı. Benim kayınvalidem gibi de bir asker eşi idi…

 

O nedenle de ben; şükür ki şimdi iyi demesini beklerken, o birden öldü deyince bir garip oldum. Bu yazıyı yazmaya da konuşmamız bittikten sonra allak bullak olmuş halimle karar verdim…

 

Oysa diye geçirdim içimden; nedenli vehmederek mahvediyoruz hayatımızı…

 

Eşi çok üzgünmüş. Öyle ya ne olduysa o’na oldu. Eşini kaybetmenin verdiği acıya birde yaşlılık eklenince çok dokunmuştur kendisine… Kendisine allahtan sabır dilerim. Kolay değil, hele bu yaşta çok zor olsa eşin, yareninin kaybı… Hele de bir erkek için oldukça zordur.

 

Biz kadınlar değişik yaratılmışız vesselam. Neyse şimdi yeri değil...

 

Zaman içinde kırılırız, alınırız, üzülür ve üzeriz… Kah isteyerek kah istemeyerek..

 

Fakat ölünce siliniyoruz bu dünya üzerinden, her şey beynimizin menfezlerinde keşke pareleri ile inliyor fakat,

 

Kim öldürebilmiş ki ölümü, kim dönebilmiş ki pişmanlıklarını tamir edebilmek  için, kalp kırıklıkları ile geride bıraktıklarının  gönül atölyesine ? ya da kim ölene seni üzdüğüm ve kırdığım her şey için beni affet diyebilmiş ki, bağışlandığını bilerek ?

 

Her ne kadar ‘inancımıza mütekabil’, ölümden sonra da  bu dünya ile bağımız sürmekte ise de !

 

 

O halde neden birbirimizi kırıyoruz, üzüyoruz… Birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmektense, neden sınırlarımızı zorluyoruz ?

 

Karşımızdakini değiştireceğimize neden önce kendimizi değiştirmiyoruz ?

 

Bunun tek sebebi şu mudur; Önce karşımdaki yapsın ha !

 

İnsan olmamızın dayanılmaz ‘ayniliğini’ kendimizi törpülememeye devam ettiğimiz sürece, değişimi getiren  tüm yy.larda yaşamımız olduğu gibi kalmaya mahkumdur maalesef… İster teknoloji çağı olsun, ister uzay çağı, ister ilim-bilim ne olursa olsun…

 

Ki her değişen yy.ın insanları bu denli değiştirip, yabancılaştırdığını,her geçen gün  anlamsızlaştırdığını varsayarsak !..

 

‘O halde ya akıl başa, ya cehalet leşe…’

 

Bu yazımı yazmama vesile olan Ayten teyzeye Allah’tan rahmet, başta değerli eşi olmak üzere tüm Büyükdiri ailesine sabır ve başsağlığı diliyorum…

 

Allah rahmet eylesin.

BAYRAM, O BAYRAM OLA !..

Yine bir bayram arifesi, ve yeni bir bayram telaşı. Yine çocukluğumun sarma kokulu, su böreği lezzetinde ve baklava tadındaki  bayramlarına yolculuk vakti geldi...

 

Kaç bayram geçti böyle ben göç edeliye kadar baba ocağından…

 

Biz çocukken annem tüm işlerini bitirir,su  böreğini bağlar, sarmasını sarar, şerbeti sabah verilmek üzere baklavalarını fırına verirdi. Yalnız taze taze olsun diye sarmayı pişirmez, sabah namazı ile birlikte koyardı ocağın üzerine. Sabah o sarmanın mis gibi kokusu ile uyanırdık. Ne güzel kokardı o yaprak sarması. Tıpkı Annem gibi…

 

Bilmem her yerde var mı ? Ama bizim İzmir de sabah kalkar kalkmaz evin girişi, merdivenleri yıkanır, herkes elinde bir süpürge kapısının önünü süpürmeye koyulurdu. Süpürge ve yıkama işi bittiğinde sokak  bir uçtan bir uca tertemiz olur, pırıl, pırıl parlardı.  Sonra 1 aylık aradan sonra özlenen kahvaltı faslında yenen o mis kokulu sarmalar, börekler ve kahvaltılık adına ne varsa…

 

Bayram olurda bayramlıksız, bayram harçlıksız olur mu ? Üstelik tüm harçlıklar mecbur gibi o gün bitirilirdi. Bir keresinde bayrama birkaç gün kala, itişip kakışırken kardeşimle camı kırmıştık da babam bize bayramlık almamıştı ceza olarak. O’nun dışında hiç bayramsızlık bayramımız olmamıştı. Hoş alınan bayramlıklarımı da illaki bayram günü giymezdim ben. O nedenle babam bize kızmasında varsın bayramlık almasındı diye düşünmüştüm…

 

 

Velhasıl bayrama çocukluğumuz dünyasının verdiği o lezzet bir başka güzeldi.

Ah o günler, güzel komşular, arkadaşlıklar…

 

Şimdi kızımın da anılarında yer etmesi için sarma kokulu bayramlar düzenleme döngüsü sanırım bana geldi. Kusura bakmayın dostlar mutfakta biraz işim var...


Tüm içten dileklerim ile, dostların, dost gibi dostların bayramını kutluyorum.

Selametle... 

 

Ve nihayet dr. Kimble Cem Gariboğlu yakalandı..!

Kaçmanın sonu yok tabii ki. Fakat bu olayda gösterdi ki, dünya ne kadar küçülürse küçülsün, bulunmak istemeyen kişiyi ne yaparsanız yapın, iyi saklandığı ve beslendiği sürece kimse bulamıyor. ..

Dile kolay 197 gündür saklanmakta. Bu süreçte çok şey yaşandı, hep birlikte gördük. Babayı ve medyayı yanlış tutumlarından dolayı eleştirenlerden birisi de bendim. Fakat şu da bir gerçek ki; şayet baba katilin bulunması konusunda bu denli ısrarcı olmasaydı, medya olayın üzerinde bu kadar durmasaydı; değil 197 gün, ömrü boyu yakalanmayabilirdi. Zira ailenin durumu ortada..!

Zaten şuana kadar ki bilgiler de ailenin teslim ettiği yönünde. Neyse ki yakalandı. Bu süreçte ne pazarlıklar dönmüştür bilemiyoruz ! Bundan sonrada polemikler sürüp gidecek. Ta ki cezası kesinleşene kadar... Fakat dilerim; o yavrucağın ah'ı yerde kalmasın ve esaslı bir hakimin kaleminden çıkan kuvvetli bir kararla adalet yerini bulsun. 

Pascal'ın da dediği gibi: 'Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet acımasızdır.'

Allah muhafaza Uçak yolculuğumuz EMERGENCY'e emanet..!

Yaz sezonunda uçak trafiği yoğun olan İstanbul Atatürk Havalimanı Kontrol Kulesi'nde görev yapan bir hava trafik kontrolörü ile Türk Hava Yolları'nın inişe geçen Bükreş İstanbul uçağının pilotu arasında ki konuşmalar söze gerek bırakmıyor.

İşte o konuşmalar:

PİLOT: 10 Dakika içinde inmemiz gerekiyor. Yakıtımız yok, O zaman Sabiha Gökçen'e
divert ediyorum.

ATC:Türker 1444 anlaşılmadı efendim

PİLOT: Benim en geç 10 dakika içerisinde inmem lazım. Sabiha Gökçen'e divert ediyorum eğer vermeyecekseniz

ATC: Anlaşıldı efendim inişte üç numarasınız. Emergency deklare ediyor musunuz?

PİLOT: Yakıtım bu en fazla dokuz dakika bekleyebilirim. İnmem gerekiyor. Fazla yakıt almıyoruz biliyorsunuz.

ATC: Emergency deklare etmiyorsanız sizi gökçene yönlendireyim.

PİLOT: Yakıttan düşerseniz Emergency deklare ediyorum 9 dakikalık bekleme yakıtım var Müsait değilseniz Sabiha Gökçen'e divert ediyorum.

ATC: Anladım rapor edin müsait değil. Sağdan uçuş başı 0-9-0

PİLOT : Sağdan 0-9-0 efendim Emergency kabul etmiyorsunuz tamam.

ATC: Emergency deklare ediyorsanız sizi 06 için ( Atatürk Havalimanı'nın kısa pisti) için vektörleyeceğim.

PİLOT: Güzel kardeşim daha ne söyleyelim yakıtım bu diyorum. O saat geldiğinde Emergency yakıtım zaten. Anlamıyor musunuz her halde 9 dakika içinde emergency yakıta düşüyorum söylemek istediğim bu.

ATC. Efendim bana Emergency deklare ettiğiniz belirtirseniz diyorum sizi alacağım diyorum bende.

PİLOT: Sevgili kardeşim bir daha söylüyorum Şu anda 8 dakika içinde beş geçe emergency yakıt ilan etmiş olacağım

ATC: Efendim ben Emergency deklare ediyorum cümlesini bekliyorum sizden Emergency yakıt ayrı bir şey efendim bende sizin güzel kardeşiniz değilim bu arada.

PİLOT: Lütfen rapor edersiniz beş gece Emergency yakıta düşüyorum şu anda beklemedeyim

Yorumsuz olarak sundum. Bakalım yorumlar ne şekilde cereyan edecek..?

Tek Ortak Yanımız İnsan Oluşumuz...


Değil mi ki ;

Kimi baktığını göremez, kimi gördüğüne bakamaz,
kimi bakıp gördüğüyle kalmaz, gösterir,
kimi gösterilmeden görmez,
kimi gösterileni de görmez, 
kimi görür ama göstermez, kimi dinler,
kimi dinletir, kimi yazar, kimi okur,  kimi yorumlar,
kimi tahmin eder, kimi eğitir, kimi eğitilir,
kimine eğitim de kar etmez, kimi çok yönlüdür,
kimi at gözlüğü takar, kimi sivrisinek vızıltısını sanır davul,
kimine davul çalsan umurunda olmaz, kimi duyarlı,
kimi duyarsız, kimi duyar, kimi duymaz, kimi farklı,
kimi farkında, kimi farkının farkında değil, kimi ‘ farksız’,
Kimi düzenli, kimi düzensiz, kimi ‘düzenin adamı’,
kimi sıra dışı, kimi sıradan, kimi özgür, kimi değil,
kimi  renkli, kimi renksiz, tektüze, Kimi neşeli,
kimi hüzünlü, kimi somurtkan, kimi mutlu, kimi mutsuz,
kimi gerçekten ‘ öyle’, kimi ‘öyleymiş’ gibi , kimi den'li,
kimi densiz, kimi akıllı, kimi deli, kimi aptal, kimi abdal,
kimi kurnaz, kimi saf, kimi samimi, kimi sinsi, kimi hesaplı,
kimi ‘hesapsız’, kimi ‘hesapçı’,
Kimi umursamaz, kimi umursar, kimi şanslı, kimi şanssız,
kimi kaprisli, kimi kaprissiz, kimi  huysuz,
kimi yumuşak huylu,
kimi sakin, kimi yerinde duramaz, kimi hırçın,
kimi, asabi, kimi patavatsız,
kiminin ağzından cımbızla laf alınır, kimi samimi, kimi sempatik,
kimi sabırlı, kimi sabırsız, kimi bilir,
kimi bildiğini sanır, kimi kompleksli, kimi komplekssiz…

Böylece uzayıp gider özelliklerimiz. Ne kadar da çeşitliliğe sahipmişiz değil mi ? Keşke bu çeşitliliği özümseyip, önyargılı olmasak, kimsenin sınırlarını zorlamasak, sınırlar çizmesek, herkesi olduğu gibi kabul edip, tek ortak yanımız insan oluşumuza sığınsak.

EN ÜNLÜ KURTULUŞ GÜNÜ BUGÜN, 9 EYLÜL

Her şeyi her yerde yapabilirsiniz ama İzmir dedin mi, duraklamanız gerekir. Kolay değil İzmir’den bahsediyoruz. Kültür başkenti, kültürlü başkenti İzmir’den.

 

Bir şehrin aitliğinde yaşayanları bu kadar mı her şeyden anlar insanlardan oluşur.


Bir kere zarafet onlarda, kültür onlarda, anlayış onlarda, komplekssizlik onlarda, zeka onlarda, cesaret, güzellik, delikanlılık onlarda… İzmir de adeta cinsiyet yoktur, ‘İnsan’ vardır. Mesela tenekeli mahalle derler roman vatandaşlarının yaşadığı yerlere;  Kahramanlar'a , Tepecik' e  'varoş' demezler yani ! Anlayacağınız yoktur  hiçbir konuda ayrım yaptıkları bir anı ! Eskiden 7 tepeli derlerdi, şimdi bilmem kaç tepeli İstanbul da dahi duymamışsınızdır buçuklu tamlı bir tanım ama İzmir'in bir 35'i vardır, bir 35,5'ğu..
Öyle mazbutturlarki, öylesine estetik, taştan bir kaleye dahi 'kadife' diyebilmiştirler mesela...

Eleman alırken bile aman neme lazım evli barklı olsun da azcık sorumluluğunu bilsin denir, rahattır zira insanları ! Heleki gençleri. Azcık kafaları attımıydı bırakıverirler işvereni yüzüstü!

 

Kolay değil İzmir’den bahsediyoruz; değil ki Türkiye de, Dünya da yeri ayrı olan İzmir’den bahsediyoruz. Havası, suyu, kokusu ve dokusu bir başka İzmir'den...


Boyoz kokulu, roka çiçekli İzmir'den... Simidide bir başkadır ya, kumruya sıra gelmedi daha !


Kusura kalmayın ama bu saydıklarımı, yani; Kumrunun sadece bir kuş olmadığını, boyoz'un sıcak, sıcak ve yalnız sabah yendiğini, rokanın balığa meze olduğunu, simitin  adının gvrek olduğunu, kordonun 'boyu ' olduğunu ve İzmir'e kolye olduğunu, çekirdeğin çiğdem olduğunu, yalnız İzmir de bir başka olduğunu da yalnız İzmirliler bilir, anlar!.. Dedik ya kolay değil İzmir'den bahsediyoruz !

87 yıl evvel, Hasan Tahsin’in  ilk kurşunu sıktığı, Düşmanın denize döküldüğü yerden bahsediyoruz kolay değil !

 

Bugünkü günden, İzmir’in işgalden kurtulduğu 9 Eylülden bahsediyoruz. Bu kadar ünlü kurtuluş günü olan bir şehir var mı peki ? Elbetteki tüm yurdumun kurtuluşunun ayrı bir yeri var fakat yine de İzmir’in kurtuluş günü bir başka !

 

Evet düşmanın denize döküldüğü yerden, batının batısından, her koşulda asil ve dik duruşlu İzmir’imden, aitliğimle gurur duyduğum İzmir’imin kurtuluşundan, 9 Eylülden  bahsediyoruz kolay değil…

 

 Tüm İzmirlilere, Tüm Türkiye Cumhuriyetine, Tüm Türklere kutlu olsun…

Arif olan anlasın, yorumuna güvenen yorumlasın!..

Anadolu da şöyle kinayeli bir bilmece var.

Zaten bayılıyorum Anadolu insanımızın muhteşem zekasına. 

Sadece iki  satır olmasına rağmen,

anlayana çok şey anlatan bilmecenin yorumlanmasını

sizlere bırakıyorum...

Buyurun;

Emir idim, demir idim, dağ başında yeşil başlı memur idim,

Felek beni şaşırttı mal (Hayvan) b...  düşürdü.

Allah kimseyi şaşırtmasın. Amin

Beyaz gelinciğim'e

Ayda bronzlaşmış gülüm benim onun için beyazmış...


Ben kırkını zor beklerken,  4 ‘ünü doldurdu bugün serram

Yavruma isimlerden isim seçemezken,

Beni koy dedi Serra !

Ben ki geniş, ben ki derin, ben ki bereketli…

Çok aday vardı lakin;

Nil beni fena tavladı

O derinlik, o genişlik, o bereket benim coşkum olmadan olur mu ? dedi hiç !

Ben ki coşkun, ben ki deli mavi, ben ki beyaz ben ki berrak…

 

Artık sen olmuştu oldu Sera Nil.

 

 

Nil gibi coşkun, nil gibi mavi, berrak,

Serra gibi derin, geniş, bereketli olsun diye

 

Günlerden Cuma aylardan eylül’ün  ikisiydi

Saat tam 13:10 du,

 

Gecikmeli bir doğumdu

Öyleki tam 9 ay 3 hafta dolmuştu…

 

Hiç unutmadım o günü

O günleri, o ayları, o yılları

Ne kadar sıkıntılı geçse de benim için

Hiç seni suçlamadım

Hep üstüne titredim.

Ne düşündüysem bir karar  arifesinde,

Eğer ki kararım olumsuza dönüktüyse,  sen gelirdin gözümün önüne,

Vazgeçişim olurdun hep.

Yavrum  canım haytımın mihenk taşı

İsminin tanımına tıpa tıp uyan, çağlayan coşan

Bir dakika dur durak bilmeyen canım yavrum.

Dünyada sahip olduğum, adıma tek varlığım

Yüreğimdeki sana olan duygularımı anlatabilsem

Sevgi kıskanır, aşk çatlar…

Seni seviyorum cümlesi yanında sönük bırakacak kadar

duygularımın kifayetsiz kaldığı, can damarımın kalbinde attığı  yavrum ,

İyi ki seni bana lütfetmiş rabbim,

Şükürler olsun, şükürler olsun…

İyi ki doğurmuşum seni, iyiki benim yavrum olmuşsun.

Haysiyetli, onurlu, saygılı, kaygısız, komplekssiz, başarılıve sağlıklı

Nice yıllara, engebesiz yollardan ulaştırsın seni  rabbim …

Ben anormalim !

Ben anormalim ! Çünkü; öteden beri, bu tür düşünce sapaklarını anlamış değilim.

 

Mesela kardeşin birisi öldüğünde diğer kardeş eşi ile evlenilmesini, başlık parası olmayan ailelerin kızlarını, gelin almak için karşı tarafa bedel olarak evlendirmesini, yani berdel’i, elbetteki  başlık parasını… daha sürüp giden birçok abuk sabuk töre yutturmacasını anlamıyorum. Hele kan parası var ki, bu kavramı düşününce başlı başına anormalleşiyorum. Helallik de denilen bu kavramın açılımı yüreğimi daraltıyor.

 

Yani çocuğu, anası babası bir kazada yitip giden kişilerin kan parası adı altında, ölen kişinin adeta kanını satmalarını, adeta  kanımı dondururcasına anlamıyorum. Kimi zihniyetler kanalı ile nasıl haklılık payı bulunan bir anlayıştır bu?

 

Ki, bu olayın en çarpıcısını dün haberlerden öğrendim. Şu hani kendisini aylardır yırtan baba var ya?  Hani Süreyya mı ne. Zavallı Münevverin babası yani. Hani bir  caninin ruhunu doyurmak için hunharca parçalara ayrılıp, çöp konteynırına atılan kızcağızdan bahsediyorum. Timsah gözyaşları döken babasının söyledikleri, kulaklarıma olan inancımı sorgulattırdı bir an!

 

Kendileri Cem Gariboğlu’nun ailesinden helalik, yani kan parası için 3 milyon Euro istemiş. Efendim aracılar gelmişte, helalik teklif etmişler falan filan bir sürü detay..!

 

Bu cinayete ortaklık değil midir ? Bu olayı bu şekilde kabullenmektense,  kan davası gütmek çok daha şerefli bir davranıştır bana göre ! Yakında 3-5 daha verirler, e gençtir yazıktır, kızımız zaten öldü o’da hapislerde çürümesin denip affa gider bu iş görürsünüz !

 

Adam nasıl hırs yaptıysa kızını o aileye verip, ganimete konmak için,  bari dirisi ile konamadık ganimete ölüsü işe yarasın der gibi ! Tövbe, tövbe…

 

Yazık baba sıfatını kirletiyorsunuz, belki ana ve akabinde aile… Yapmayınız kurban olayım, bu çocukları hiçbir şekilde  cehalete kurban yetiştirip, parayla satmayınız. Ve rica ediyorum bu tür programları çocuklarımıza izlettirmeyelim.

 

Zira izleyen çocuklar ne değersizmişiz deyip psikolojilerini bozarlar maazallah ! Gerçi çocuklar normalse mesele yok da., ya benim gibi anormallerse ?

 

Ramazandan olmaz şeker, olsa da bayrama çeker !..

Ramazan ayı’nın girdiği şu ilk günlerde bir heyecan kapladı yine içimizi…

 

Hep derler ya: Ah! eski Ramazanlar diye..  Ramazan eskimedi oysa; sadece , yaşam koşulları ile birlikte zihniyetler  yenilendi, değişti...

 

Toptan insiyaki bir şekilde değişim yaşıyoruz. Aslında eski dediğimiz hepimizin çocukluğundaki o güzel ilklerin, benliğimize güzellikler kattığı tatlardır. Hangimiz bir şeyi çocukluğumuzda ilk defa öğrendiğimiz önemseyişle yaşıyoruz ki? Ramazan’ın da çocukluğumuzda yaşadığımız ve bize harikulade gelen tarafı bu işte. İlk oruçlarımız, ilk oruç tuttuğumuzda heveslendirilmemiz amacıyla olsa gerek, annelerimizin sırtında taşındığımız günlerimiz, iftar sofrasına pınardan yada en yakın suyu kaynak suyu olduğu için; içimi ayrı bir güzel olan, uzak cami’nin suyundan, her çocuğun elinde bir testi, bir koşu, açlığımızı duyumsamadan tüm hevesimizle taşıyışımız…

 

Büyüklerimizin bizlere dağıttığı iftarlıklar, yiiiffftarlııık, pideleeeer  pideleeer  yiftarlık çığrışlar ile pidelerini satan, çoğunluğu harçlıklarını çıkarmaya çalışan çocuklar…

 

Çocukların Kendi arasında duyanları şaşırtıp, akılları sıra oruçlarını bozdurtmak niyeti ile,  yüksek bir yere çıkıp ezan saatlerine yakın vakitlerde; hocayı taklit ederek ezan okumaları, sonra gülüşüp kaçışmaları…

 

 İftar sofrasına sabrımızı dizginleyerek büyükten küçüğe oturuşumuz, sanki ilk defa duyuyormuşuz gibi, hepsi birbirinden görkemli, ışıltılı mahyaların asıldığı, kandillerin yandığı adeta görsel bir şölen yaşadığımız camilerdeki ezanın okunuşunu bekleyişimizde ki o coşku… Sırayla her akşam ezan okundu, top patladı çığırtkanlığı yaptığımız aile içi nöbetlerimiz. O güne has türlü eşit donatılmış sofrada; tercihimize göre makbul olan hurmadan başlayıp, su, zeytin hatta tuz ile orucumuzu besmele eşliğinde açışımız…

 

Sonra, sonra sahur vakti… Ne güzeldir o sahur vaktinde, davulun sesi ile uykumuzdan fedakarlık edip mahmur bir şekilde uyanışımız… İlk günlerde; hemen camı açıp davulcuya bakmak olur ilk işimiz. Garibim davulcunun, işini aceleyle yapayımdan mı, yoksa biraz geceden biraz davulun gümbürtüsünden ürperdiği için mi bilinmez, hızlı adımlarla yolları arşınlamasını gülümseyerek izleyişimiz. Daha eskiden köylerde geceleri erkeklerin düzenledikleri; Fattık denen orta oyunlarını seyretmek… Gece ışıklara tek, tek bakıp, ışığı yanmayanı, uyanamamış olmasından başka hiçbir sebep ‘olamayacağı’  bilindiği için, bir şekilde sahura kaldırmaya  çalışmak…

 

Özellikle şehirlerde; zaman, zaman sahuru çorbacıda yapmak… Bozulan uykumuza aldırmayıp birde evde sevdiğimiz misafirler varsa sofranın başında sabahlamak… Ve her ramazan girdiğinde, tıpkı bayram sabahları gibi o farklı kokuyu duyumsamak… Öylesine değişik, mistik bir tat ki; sanki başka bir atmosferde yaşarsınız bir ay boyunca. Güneş bile, bir ayrı doğar ve batar. Sanki sabahın akşamın aydınlığı, karanlığı, havası bir başka olur…

 

Ve ayrı bir edep ayrı bir saygı…Maalesef bu mistik dokunuş hissediş git gide özellikle metropolleşen şehirlerde bozulmakta!... Binlerce yıllık geleneklerimiz neredeyse hiçe sayılmakta...

 

Eli kulağındadır bugün yarın başlar, her Ramazan moda olduğu üzere; yok ezanı Tükçe okuyalım, hatta Ezan da ne imiş? Bu çağ dışılıktan kurtulup, çanlar çalalım!.. Yok davul çalmasın. Oruç tutmayın, hacca gitmeyin, nisa suresini yok sayın, ( Sözüm örtünmeyi bayraklaştıranlardan dışarı...) yok kıl, yok tüy!.. Memlekette ne kadar işgüzar varsa bu tartışmalara taraf. Kimsenin kimseye bir gıdım saygısı kalmamış nasıl olsa… Hükümler verilip kararlar alıyoruz da kimin adına belli değil. İdam sehpasını itecek celladı bulsak, idam da edeceğiz hemen oracıkta... Bu değerli aya yakışmayan bir kin bir öfke…

 

Tabii birde Ramazan bayramına her ne hikmetse ısrarla, Şeker bayramı diyoruz. Halbuki bu bayramın amacı: Bir ay boyunca emek verip, fedakarlıklarla orucu Ramazan’a kavuşturanlara mutluluk yaşatmaktır. Bu mutluluğu da şeker ve şekerli tatlılar ile tatlandırmaktır. Dolayısı ile Şeker değil Ramazan bayramı olmayı da hak etmektedir.

 

Ama tabii, Şeker bayramı diyorum; Çünkü : Ben oruç tutmadım, dolayısı ile  “Tarlada  izim yoktu ki sofrada yüzüm olsun”  deme yürekliliği gösteriyorsanız,  buyurun Ramazan da, Ramazan bayramı da hepimize kutlu olsun…

KÜRT AÇILIMI DEĞİL DE , PKK 'ÇALIMI' DESENİZ ŞUNA SÜPE

Şehit aileleri bizden  ayrı ammaa sn apo başımızın tacı !

 

Şehit aileleri diye bir şey yok sayın değerli halkım. Bizim hepimiz şehit ailesiyiz. Bakınız ülke genelinde tam 265 adet şehit ailesi derneği var! Bu dernekler bizimde çorbada bir tuzumuz bulunsun vari açılmadı zira !

 

Hepimizin yüreği yandı 25 yıldır. 25 yıl önce ilk kurşunla yandı yüreğimiz. Ta ki bu güne dek süregeldi.

 

Peki tüm bunlar göz ardı edilerek, onları yok sayarak, şehidin ilk düştüğü yerdeki 15 ağustos kutlamaları eşliğinde, oradaki sayı saymayı bilmeyen bir takım kişilere mikrofonlar uzatılarak Apo’yu nasıl sayın diye diye saygı duruşunda durur gibi sayıyoruz bunu hala anlamış değilim. Bunu medya adına anlamıyorum, onların kimden taraf olduklarını anlayamıyorum, tarafsızlık diyerek taraf oldukları yeri ya görmüyorlar, ya görmek istemiyorlar ! Ya da bu pabucumun medyası reyting adına ülkeyi böldürtmeye çanak açılımı yapmayı  dahi göze alıyor .!

 

Zira günlerdir dillerine doladıkları  bir açılım düğümü var.  Açıldıkça düğümlenen, adeta sarpa sarıp kördüğüm olan bir açılım. Nedeni ise: Sözde  Kürt halkını kullanarak  Pkk’ yı nasıl meşrulaştırabilirim yutturmacasını kullanan küçük beyinlilerin uydurduğu  ve  medyanın da çanak tuttuğu bir saçmalık olduğu için açılamıyor.

 

Bu nasıl bir vatanseverlik, nasıl bir demokrasi anlayışı nasıl bir kaynaştırmacılık anlamak mümkün değil. Bunun adı  düpedüz bölücülüktür. Bu açılımı kime sordunuz da yapıyorsunuz ? Kimin iyiliği adına ? Eğer konu Türkiye cumhuriyeti adına ise biz bu ülkenin vatandaşları olarak bu türlü bir açılım istemiyoruz. Bu ülke  bölünmez bir bütün olarak Türk halkına ittir. Bölemezsiniz, yani her kafanız kızdığında, canınız sıkıldığında ..!

 

O zaman Lazlar, Çerkezler, Rumlar, Ermeniler… Komşudan duyanlar, 7 uyuyanlar durmasın gelsin,  haraç mezat dağıtılıyor Türkiye Cumhuriyeti öylemi ? O halde herkese bir başkent adı altında bölüp dağıtalım mı yani bu vatanı? Örneğin Karadenizi Trabzon başkentliğinde Lazlara, Çerkezlere, Akdeniz’i Gaziantep başkentliğinde Suriyelilere,  Ege’ yi İzmir başkentliğinde Rumlara, Marmara’yı İstanbul başkentliğinde Ermenilere, Rumlara , Doğu’yu Erzurum başkentliğinde diğer azınlıklardan seçtiklerimize, E Güneydoğu zaten parselli, iç Anadolu da bize yeter değil mi ?  Lütfen aklımızı başımıza toplayalım ! Bir ‘açılım’  fenomeni yaşanmakta ki akıllara zarar ! Yahu siz kimi muhatap alarak neyi meşrulaştırmaya çalıştığınızın farkındasınız değil mi ?

 

Avrupa birliği bizi ülkemizden edecekse Lanet olsun istemiyoruz. Hem bırakın birlikte çarpıştık masallarını. Zamanında hepsi bir şekilde birilerine uşaklık yapıp baş kaldırmadılar mı ? Süregelen yıllarda nüfuslarını çoğaltmak adına Onar, on beşer adlarını dahi bilmedikleri çocukları doğurup sorumluluğunu da her fırsatta devlete yüklemediler mi?  Nüfusumuz bu kadar bizde bu ülkeden pay isteriz dememiş midirler ? Oysa;’ gavurun ekmeğini yiyen, gavurun kılıcını çeker’ diye veciz bir söz vardır anlayana !

 

Bu ülkede demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hak ve özgürlükleri, eğitim hakkı, iş-aş, adalet… elbetteki eksik olan gereksinimlerimizdendir. Fakat tüm bu gereklilikler; herkese, eşit bir şekilde lazımdır. Kimseye fazla bir hak hukuk verilemez. Bütünlüğü bozmadan demokratik hakların talebi her vatandaşadır. Haklar kimsenin tekeli altında değildir. Bir zümreye bir kişiye de addedilemez. Dolayısı ile atılacak her türlü açılım herkes için, ülkem insanı için olmalıdır. Türkiye cumhuriyeti 600 yıllık bir imparatorluğun devamıdır. Hiçbir milleti sömürge edip, işgal ederek elinden alıp, boyunduruk altına almamıştır ki, böylesi bir talebi haklı görebilsin !

 

Plan öncelikle şöyle başlayacaktır; önce dil diye girişecekler, sonra özerklik sonra da toprak talep  ederlerken,  pek sayın medyamızdan ricam şudur: Sayyın apocuklarınıda başbakan seçtiklerinde, şimdi mikrofon uzatıp melül melül sayın lafını abuk subuk yandaşlardan dinledikleri gibi;  bizlere izlettirir bu ‘şerefli ‘ töreni esirgemezler herhalde!

 

Şunu bilmeli ki her kişi,  İmralı da yatan o caniyi muhatap aldıkları sürece ve bu rezaleti tüm şehitlerimizin ruhları önünde yaparak, vatana ihanet etmektedirler. Ne tarih ne de Türkiye cumhuriyeti halkı bu rezalete çanak tutanları asla affetmeyecektir..

 

Dua

Rabbim! Sen beni, kompleksten, kıskançlıktan, fesatlıktan, ard niyetli olmaktan,

dedi kodudan, başkasının malında - başarısında gözü olmaktan, takdir etmeyi

bilmemekten, güzele güzel dememekten, haklıya hakkını teslim etmemekten,

kendimi de gerektiğinde haklılığına inandığım başkalarını da

ve en önemlisi mazlumu da savunamamaktan, 

Kul hakkına girmekten, Eğriye eğri doğruya doğru

diyememekten, adaletsiz ve yanlı olmaktan, kendimi ifade edememekten,

haklıyken haksız duruma düşmekten, anlayışsız olmaktan, iki yüzlülükten,

dertten anlayan ARİF , inciyi taştan ayıran Sarraf  olamamaktan, riyadan, Kıymet

bilmemekten, vicdansız olmaktan, SIFIR olmaktan yani- verilen değeri  ya

yutan yada etkisiz  duran olmaktan- duyarsız olmaktan, yanlış değerlendirmekten,

saygısızlıktan, onursuz, haysiyetsiz ve şerefsiz olmaktan, başarısız olmaktan,

tembellikten, cahillikten, iftira etmekten, ve bu durumda olan insanlardan  koru.

Bu durumda olan  insanları da ıslah eyle.  AMİN

Yok ya ! Biz Onları pezevenk diye bilirdik..!

Gündüz öğlen mahli,  medeniyetlerin buluşma noktası İstanbul’un göbeğinde bir insan öldürülüyor. Bırakın turist olmasını, milliyetini, dinini, ırkını; bir insanın canına kast ediliyor kimsenin kılı bile kıpırdamıyor. Nerede kaldı bizim insanlığımız ?  Ya polisimiz ? Ya olay yerine geç geldiği halde uyduruk bir raporla 8 dk. da olay yerindeydi denilen ambulansımız ? Ve üstüne üstlük konuyu haber yapan bir tv kanalının sunucusu, acılı türk nişanlıya aslında efendim , nişanlınız bir suçtan dolayı mahkum olduğu için, Alman mahkemelerince aranıyormuş gibi sorular yöneltmez mi ?

 

Ayıp yahu ortada bir insan ölüsü var. Ne yani hak mı etti ölümü ? İnsanın kanı donuyor bu sahneyi izleyince..!

 

Bir diğer kanalın haberi ise şöyle :

 

Haber 70 li yaşlarında ki, İtalyan başbakan Berlusconi’nin çapkınlıkları ile ilgili. Berlusconi birlikte olduğu tele kıza para ödemeyince, kızda casusluk yapıp kayda aldığı konuşmaları basına sızdırıyor.

 

Kızın, konuşmayı kayda aldığını, kendisini pazarlayan kişiye anlatışı da aynı kayıtta ortaya çıkmış. Buraya kadar bir haber niteliğinde olan bu olayı asıl haber yapan konuşma da bizim haber spikerinden geliyor.

 

Spiker aynen şöyle diyor:

 

Sayın seyirciler bu arada ‘Tele kız konuşmayı yayınlamadan önce, kendisini arayıp geceyi soran ‘İŞ ADAMI’na !‘  Bu ‘saygıdeğer’lik’ ifadesi ile kanım, bir kez daha donma tehlikesi geçiriyor !

 

Yahu biz nasıl bir dünya ya yelken açmışız böyle, en sorumlu fakat 'sorumsumsuz' ağızlardan çocuklarımız af buyurun, ‘pezevenkliği’ işadamı, ‘katili’ hak edeni öldüren, ‘suç’u, suçluya göre değişen, suçluyu, polis yerine mağdur olanların kovuşturduğu…. Daha bir çok olayı tersinden, düzü geri sararak, tepeyi altüst ederek öğrenecek.

 

Ahlaksızlığın, sahtekarlığın, hırsızlığın… ‘biri bin para’ olmuş aldıran yok. Günü kurtaralım, geceyi geçirelim, yanı başımızdaki mağduriyetlere umursamaz takılalım… Hep bir vurdumduymazlık hep bir bananecilik ! Bizler kimin için savaşıyoruz, bir avuç biz için mi ? Eğer durum böyle ise hiç uğraşmayalım alalım çoluğumuzu çocuğumuzu kapatalım kendimizi bir dağ evine, kuşları böcekleri, doğayı öğretelim onlara ! Hiç olmazsa dürüstlüğü hayvanlardan öğrenir, birkaç sebze ekip biçip ömürleri var olduğunca yaşayıp giderler !

 

Bu mudur yani ? İşin içinden çıkamıyorum ben, çıkan varsa bana da anlatsın bir zahmet.

 

Özgür Türkler !

Önce bir misalle başlamak istiyorum bu yazıma: Diyelim ki, parmağınız bir kapıya sıkıştı ne yaparsınız ? Çoğunuz kurtulmaya çalışırız diyecek ! Doğrusu da bu zaten. Çeşitli yollar  denenerek parmağınız kapıdan kurtarılmaya çalışılacak. Peki parmağınız kapıdan kurtuluncaya kadar o kapının nesi olursunuz siz ? deyivereyim: Esiri olursunuz hem de yek vücudunuzla ! Peki parmağınızı koparıp atmayı düşünür müsünüz ? Eminim düşünmezsiniz. Üzerinizdeki herhangi bir giysi dahi olsa sıkışan tarafı, evvela kurtarmaya bakarsınız değil mi ?

 

Tek bir parmağımız dahi sıkıştığında, tüm bedenimiz esir konumunda oluyorsa, kolumuz, bacağımız hatta kafamız sıkıştığında da hiç fark etmez aynı esareti yaşarız değil mi ?

 

Peki şimdi kendi içimizde kafamız sıkışmış durumda olmasına rağmen bizler sınırlarımız içinde özgürüz değil mi? Öyle sanıyoruz ya? Fakat Doğu Türkistan da, Kerkük te,  Dağlık Karabağ da, Makedonya da… ve dünya nın bir çok yerinde yaşam mücadelesi veren esaret altında yok edilmeye çalışan, canımızın damarlarından olan kardeşlerimiz esirken, soyumuz kırıma uğramışken,cefa içerisinde çırpınırken, biz nasıl bu denli özgür kalabiliyoruz ? Demek ki biz, o insanlara  bir gömlek kadar değer biçiyoruz, baktık olmadı gömleği sıkışan yerde bırakıyoruz. Ama yanılıyoruz işimize gelmese de sıkışan kısım gömleğimiz değil  maalesef ! Sıkışan kısım parmağımız dahi değil sıkışan yerimiz taa yüreğimiz ! Hatta can damarımız. Kesin kesebiliyorsanız bakalım, yok olmaz mıyız hep birlikte ?

 

Bu acıyı hissetmemek için başkalaşmış olmak lazım, katılaşmış, taş olmuş olmak lazım; bu acıyı hissetmemek için Türk olmamak, Türk’lük gururundan, Türk an’ından, Türk şan’ından azad olmuş olmamız  lazım...! Bırakın kendi esaretimizden bahsetmeyi, ağzımıza hiç almamamız lazım Alp Arslanı, Gazneli Mahmut’u, doğunun ve batının sultanı unvanı verilen Tuğrul beyi. O ‘ki bırakın esir kalacak Türk’leri, Abbasi halifesini kurtardığı gibi, başka milletleri dahi kurtarmamış mıydı esaretten ?   

 

Şimdi deyiverin; ben de bilmiyorsam öğreneyim ! Tüm Türkler özgür olmadıkça nasıl ‘özgür’ lük ten bahsedebiliyoruz ? Özgür Türk nasıl olunur ben bilmiyorum zira ! Bir yanımız esirken ancak ‘Esir Türk’ler’ iz biz!

 

Çünkü benim hala sol yanım esir, göğsüme ve boğazıma binlerce düğüm atılıyor…

 

Çin dalga geçiyor, bizimkiler bu espriye sanki gülüyor !

Bir önceki yazım da da belirttiğim gibi; Bursa seyahatindeydim ve gündemden uzaktım. Orada Osmanlı ile gurur duya, duya ceddime dua ede, ede geldim. Geldim ki ne göreyim ? Birden ateşin içine düştüm sandım. Çin cücüşleri, bizim gurur, onların utanç duvarı olan 8.000 km’lik seddin öcünü almaya kalkışıp, soykırıma başlamamış mı?

 

Ama  maalesef bizde yine aynı tas aynı hamam gırla devam ediyor olduğunu da gördüm.


Her zamanki çözümsüzlük her zamanki duyarsızlıkla birleşip, kim en iyi demagojiyi  yapacak yarışındalar. Hiç biri, bu kez olsun, bir kez olsun, oturup bu konuda nasıl geçerli bir diplomasi hareketine  imza atarız diye düşünmüyor.

 

Ölenler sizin kanınız canınız değil mi? Ölenlerin övündüğünüz Çin Seddinde hakkı yok mu? Boş laf  salatasının yıllardır bize bir yararı olmadığı gibi; Uygurlu kardeşlerimize de bir yararı yok.  Birbirinize sataşmaktan Ufkunuz daralmış, heriniz hamaset içerisinde yuvarlanıp duruyorsunuz! Bazen dolaşıp bazen ayrışıyorsunuz ama biriniz de ikiniz de kısacası; hepiniz de aynısınız. Laf çoook icraat yok ! Tek amacınız koltuğu kaptırmamak. Dünya toplaşıp su(o)yumuza kibrit çaksa umurunuz değil, değil ki, Çin soykırım yapıyor olsun. Çok mu ?

 

Bakın artık haberlerde dahi güncelliğini yitirdi konu. Artık ortalarda yer buluyor kendisine. Orada ölen insanların, milletvekilleri maaşı kadar bile değeri yok maalesef !

 

Velhasıl kendi ceddimize saygısızlıktır bu, kendimize biçtiğimiz değerdir bu saçma suskunluğumuz. Yazık !

Bursa, Osman gazi, Orhan gazi, Ulu Cami ve ben...

Neresinden başlamalı anlatmaya bilemiyorum!

 

Tophane’yi mi? Ulu cami’yi mi? Tarihi çarşısını mı ? Cumbalı evlerini mi? Hacivat’ı, Karagöz’ü mü? Külliyelerini mi? Surlarını mı? Yoksa Evliya’nın dilediği gibi kıyamete kadar yeşil kalacak Bursa’nın doyumsuz yeşilliğini mi…? 

 

İlk defa gittiğim Bursa’yı bu kadar güzel bulacağımı doğrusu tahmin etmemiştim.

 

Bir heyecanla çıktım ki er meydanına! Osman gazi’yle buluştum önce, hemen yanı başında Orhan gazi yatıyordu. Onlara bu güzel yurdu bizlere bırakmakta öncülük ettikleri için şükranlar sundum dualar okudum. Tophane’den yeşil Bursa’yı izledim kuşbakışı ki; enfesti!

 

Hiç ummadığım bir anda öğlen namazında Ulu Cami de namaz kılarken buldum kendimi. O ne huşu o ne tat ! Heyhat! Anlatırken bile tüylerim diken, diken oluyor.

 

Boşuna koskoca Osmanlı’ya başkentlik yapmamış dedim içimden. Tepelerde kurulmuş, Uludağ’ın eteklerine doğru bir ahenkle yayılmış yer yer tarihi binaları ile, çeşmeleri, külliyeleri ile, tarihi ve modern çarşıları, sokakları, caddeleri ile eski ile yeninin ahenkle kaynaşmış hali insanı mest ediyor…

 

Velhasıl Bursa’dan geçtim, Mudanya’ya Karaca bey'e bayıldım, Yeşilliğine hayran kaldım. Yine de gezip göremediğim yerleri olduğu için hayıflandım…

 

Yeşil Bursa; Seni bir daha görmek nasip olur inşallah..!

 

 

 

 

Oldu olacak, kapatın TSK’yı gitsin!

'Kaş yapayım derken göz çıkarmayasınız'  sakın !

 Zira gücün tanımını değiştirir,  ‘gücü güçsüzleştirirseniz’ içinde erir gidersiniz.

 Kaldı ki,  ‘tahtadan  kılıç’la'  yalnızca çocuk oyunu oynanır. Kılıç,  'Demir'  olduğu halde 'oynamaya çalışıyorlar' bir de  'tahtaya'  çevirirseniz,  gerisini düşünün  artık!

Eğrisi ile doğrusu ile bir değişim yaşanıyor.  Fakat Askeri iradenin yerini sivil iradeye teslim edeceğiz, iki başlılıktan kurtulacağız derken dozunu iyi ayarlamak lazım.  Tüm bunları yapayım derken; iradesiz, güçsüz, gücü erimiş, duvarları bir  çocuk çığlığında yıkılacak kalenin içinde;  ürkek,  ürkek kaçışan tavşanlar olup çıkmayalım ? Aman diyeyim !

 Biz gücümüzü ordumuzdan alıyoruz. Velev ki; bir takım yanlışlar yapılmış olsun.  Her topluluk; iyisi ile kötüsü ile yanlışı ve doğrusu ile varlığını yürütür.  Önemli olan; bu kısımları ayıklarken  ipin ucunu kaçırmamaktır. Sonra  ‘yandı gülüm keten helva’ demek  bir fayda getirmez.

 
B
u kadar ‘ yıpratıp’  illallah ettirip, güçsüz düşüreceğinize, oldu olacak  Kostarika gibi Ordu’yu lağv edin gitsin.  Nasıl olsa danışıklı dövüş içinde işlerinizi hallediyorsunuz.

Yok bu kadarı sıkar diyorsanız af buyurun !   O zaman artık yeter.

Adalet mi ?

Alın size adalet...

Alnından öpüyorum; düzeni-adaleti kurmaya , korumaya, görmeye , anlamaya, anlatmaya tercüman olmaya önce kendinden başlayanın...

Keşke tüm kurumlar  kendilerini böyle  sigaya çekse...

Cuma günü mezuniyet törenindeki tıp öğrenciliğinden doktorluğa adım atan Tuğba Akın'ın isyanını hepimiz gördük, duyduk okuduk. Yıllardır bu konuda boğaz patlatıyoruz ama nafile...

En iyisi bu özeleştiriyi Tuğba'nın ağzından tekrar aktaralım.

Ne diyordu genç doktor:"Doktor arkadaşıma, anne babamı teslim etmem!" Ne acı bir cümle! Doktor bunu düşünüyorsa halk ne yapsın? Demek ki, bu lafı eden kişi kendisini bilen kişidir herşeyden öte ve yaşadıklarını, eğitimini, yeterliliğini,yetersizliğini... Olması gereken seviyede görmüyor.

Konuşmaya biraz daha göz atalım:

“İnternler arasında yaptığımız ankete göre arkadaşlarımızın sadece yüzde 2.8’i gelecekten umutlu. Geri kalan kısım ise meslek yaşantısı ile ilgili beklentilerinin gerçekleşmesi konusunda umutsuz ve karamsar. Hekimlik gibi prestijli bir mesleğe birkaç adım kala hekimlerin karamsar olmasının nedeni çok açık. Çünkü bizler siyasi dengeleri hâlâ oturmamış, sağlık politikalarının sürekli değişiyor olduğu ve hekimine gereken değer ve imkanın verilmediği bir ülkede yaşıyoruz"

Şu koca ülke nasıl da siyasi rant uğruna harcanıyor görüdünüzmü?

 Devam edelim:


" Kendi döneminizden bir hekim arkadaşınıza anne babanızı emanet eder misiniz?’ Çıkan sonuç aslında çok vahim. Sadece yüzde birimiz ailemizi tam güvenerek, aynı dönemde mezun olduğumuz hekim arkadaşına emanet ediyor. Burada hem kendi, hem de fakülte eğitimimiz adına ciddi bir öz eleştiri yapmalıyız. Aslında bu sorunun cevabı bir başka anket sorusunda saklı. ’İnternlük döneminizde eğitiminizi kimlerden aldınız?’ İntern arkadaşlarımız bu soruya, iş yükü zaten ağır, vakti kısıtlı olan ve zaten kendisinin burada bulunuş amacı eğitim almak olan asistan hekimler olarak cevap vermişler. Oysa ki tıp fakültesinde sadece bir sene sonra tek başına hasta bakacak olan hekim adaylarına eğitim vermesi gereken kişilerin öğretim üyeleri olması gerekli değil midir?”

Bakınız koskoca bir ülkenin insan bedeni bu ellere teslim ediliyor, oysa onları eğitenler zaten eğitim alma süreleri dolmamış asistan hekimler imiş. Yazık..

Devam edelim;

’Hoca yüzü görmüyoruz’

“Bu fakültenin öncelikli amacı hekim yetiştirmek değil midir? O zaman neden bazı polikliniklerde hiç hoca görmeden, sabahtan akşama kadar sadece asistan hekimlerle hasta bakıyoruz? Neden bazı bölümlerde öğrenci pratiklerini öğretim üyeleri yerine asistanlar yaptırıyor? Bizler burada hastanenin iş yükünü azaltmak için mi varız? Bedava iş gücü olarak mı görülüyoruz? İnternlerin yüzde 74’ü öğretim üyelerinin tekrarlayan eğitici eğitimi almaları gerektiğini düşünüyor. Yine anket sonuçlarına göre, intern hekimlerin bir çoğu kendini birinci basamak sağlık kuruluşlarında çalışmak için yetersiz hissediyor. Birincil amacın pratisyen hekim yetiştirmek olduğu fakültemizde bu durumda amaç ile sonuç birbirine uymamaktadır. Öğrenciler internlük dönemlerinde, izin hakkı dahi olmadan çalıştırılıyor. Hastalanmaları yasak. Yakınlarının nişan, düğün törenleri gibi önemli olaylarda dahi izin alamıyorlar. Bu ankette amacımız birilerini üzmek değildir. Bunların hepsi düzeltilebilir.”

Buyrun, sanki seçmeli ders! Bu konunun ciddiyeti hala kavranmamışsa, hala ders verecek hoca yoksa konuşmak neye yarar, hırslanmak neye yarar..? Kızcağız eleştirisini yapmış, çok da güzel yapmış ben buna kalem değdiremem o nedenle olduğu gibi verdim.

Fakat burada sözüm Tuğba'yı destekleyen rektöre ve profesörleredir. Zira Atatürk'ü dillerine dolamışlar, Atatürk'te Atatürk deyip durmaktalar. Bende size soruyorum bu çocukları sizler yetiştirmiyor musunuz? Sizin alnınızdan öptüğünüz kişiyi Atatürk'te öperdi eminim ama size ne derdi acaba? Hiç düşündünüz mü? Atatürk 'Beni Türk hekimlerine emanet edin' derken, herhalde sizlerin yetiştirdiği kişilerden ve sizlerden bahsetmemişti!

Acaba Atatürk şimdi yaşasaydı size kendisini emanet edermiydi ? Birde bunu düşünün.


Sağlık hizmetlerinden yararlanma süresi kısaldı mı ?

Sağlık bakanlığı bu günlerde güzel bir uygulamaya imza atmış demek isterdim. Fakat görünen o ki; yine bir aldatmaca var. 1 ay adatmacası. Zira son derece yanlış bir uygulama yıllarca sineye çekildi. Yeri geldi, yetersiz kalan bir gün, bir ay yüzünden mağdur olan insanlar oldu.

 

Mesele şu: Eski yada yeni sigortalı olsanız da; herhangi bir işe, ilk defa başlangıç yapıyorsanız, 4 ay boyunca sigorta primi ödemeniz gerekiyordu. Yani 4 ayın sonunda  sağlık hizmetlerinden yararlanabiliyordunuz. Bu uygulama ilk işe girimlerde, yani ilk defa çalışma hayatına adım atmış olanlar da makul karşılanabilir olsa da, kişi eski sigortalı olduğu halde, her iş değişiminde aynı süreyi beklemesi çok da mantıklı gelmiyordu. Ve bir sürü insan çeşitli sebeplerle mağdur oluyordu.

 

Şimdi ise; işe yeni başlayan kişinin 4 ay beklemesine gerek yok. 3 ay beklemesi yeterli denmiş. Yani bekleme süresi 90 güne çekilerek, işsiz kalma durumunda, 6 ay sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı 3 ayla becayiş yapılmış. Kaldı kı, var olan bir hakkın alınması da  ayrıca doğru mu olmuştur, tartışılır !

 İlk bakışta dengelenmiş gibi görünsede durum, bir aldatmaca olduğu ortada. Hele ki; şu kriz ortamında iş bulamayan ve eskiden işten ayrılmalarda, 6 ay boyunca sağlık hizmetlerinden yararlanma hakkı 3 aya düştüğü için, işten ayrılan kişilerin ilk altı ayda iş bulamayacakları düşünüldüğünde...

 

Çünkü işten ayrılan kişilerin iş bulma süreleri 6 ay ile 1 yıl ve daha uzun süreler alabilmekte olup, işsiz kaldıkları süre boyunca, 3 aylık sağlıktan yararlanma süresi dolduktan sonra, destekleyici herhangi bir sosyal çatı bulunmamakta.

 

Yeşil kart uygulaması var diyebilirsiniz. O konu başlı başına bir muamma olduğu için, yararının yanında bir çok zararı olduğunu da bir daha ki yazımda yer vereceğim.

 

Dilerim bakanlık baştaki 4 ay bekleme süresini 1 ay aldatmacası ile düzeltmekten vaz geçip,  yıllarca prim ödeyen bu insanların sağlık hizmetlerinden yararlanma haklarını işe başlangıçtan itibaren hemen uygulamaya sokar. İşsiz kalma durumunda ise; asgariye indirmek yerine daha da yükseltip, en azından  9  aya çıkartır.


Bunların yanında sevindirici  bir uygulama var ki; o'da, çocukların  18 yaşına kadar genel sağlık sigortası kapsamında olması. Buna göre:

* Bakmakla yükümlü kişi olarak genel sağlık sigortalısı olan ana ve babaların 18 yaşın altındaki çocukları,

* Primlerini ödeyememiş olan ana ve babaların çocukları 18 yaşını dolduruncaya kadar,

* Ana ve babası olmadığı halde SHÇEK hizmetlerinden faydalanmayan çocuklar,

* Nüfus kayıt işlemleri yapılıncaya kadar yeni doğan çocuklar, genel sağlık sigortalısı sayılmıştır.

Sigortalılar sözleşmeli kamu ve özel sağlık hizmeti sunucularından istediklerine müracaat edebileceklerdir. Acil hallerde sözleşmeli sözleşmesiz tüm sağlık kuruluşlarına gidebileceklerdir.

NOT: Çocuğunuzun sağlık sigorasından yararlanabilmesi için, evvela bağlı olduğunuz il ssosyal sağlık müdürlüğüne, çocuğunuzun kaydını  yaptırmanız gerekmektedir.

Düşünen, üreten, uygulayan bir Türkiye de, daha nice yararlı uygulamalar temennimizdir.

Saygılar